DÜZYAZI DALINDA BİRİNCİ OLAN ESER

1423

 

“Müminlerin imân yönünden mükemmeli ahlâk yönünden en güzel olanıdır.”

                                                                                      Hadis-i Şerif(Ebu Davut,4/220)

                                                                “Ne irfandır veren ahlâka yükseklik, ne vicdândır;

                                                                  Fazilet hissi insanlarda Allah korkusundandır.

                                                                  Yüreklerden çekilmiş farz edilsin havfı Yezdân’ın

                                                                  Ne irfânın kalır te’siri kat’iyyen, ne vicdânın.”

                                                                                                           Mehmed Âkif Ersoy

        (Safahat-Hâtıralar; 20 Ağustos 1914)

 

                    KÜLTÜREL KİMLİK KAYBI VE AHLÂKÎ YOZLAŞMA

                                                                                                                 Kibar AYAYDIN

Millet olarak sahip olduğumuz bütün “değerler” silsilesi “kültürel” kimliğimizi oluşturur. Kültürel kimlik sistematik bir yapı içermemekle beraber, toplumun “milletleşme” sürecinde etkin bir katalizör görevini görür. “Millet olmak demek, ortak değerlerde birleşmiş, birbiriyle ruhen kaynaşmış, duygu, düşünce ve heyecan birlikteliğinde buluşmuş insan kütlesinin, geçmişi, şimdiyi ve geleceği aynı anda ruhunda, aklında, kalbinde yaşaması demektir.”[1] Nurettin Topçu’da “millet” mefhumunu maziden istikbale akan bir nehir gibi görür. “Millet, kökleri mazide, gövdesi halde bulunan, dalları ve yaprakları istikbale uzanan, geçmişte, halde ve gelecekte hatıraları, temayülleri ve tasavvurlarıyla birleşmiş olan varlıktır. Maziden gelip halden geçerek istikbale akan bir nehir gibidir.”[2]Millet ile kültür ve kültürel değerler arasında organik bir bağ vardır. Milleti meydana getiren değerler uzun tarihî tecrübe ve birikimle elde edilmiş, herkesin üzerinde hemfikir olduğu mevzulardır. Bu mevzular aynı zamanda millî kimliğimizi ve millî kültürümüzü meydana getiren unsurlardır. “Milletleri millet yapan, onları ebedî olarak yaşatan, tarihe ve toplumlara ruh ve şekil veren, millî şahsiyet kazandıran, yaşama gücü, kuvvet, kudret ve hâkimiyet iradesi kazandıran asıl dinamik kültürdür ve tarih içinde oluşan kültür değerleridir. Bu mânâda kültür bir birikim, gelişim ve değişimdir, gelenek ve sürekliliktir.”[3]

 Hayata bakışımızdan, yeme-içmeye, giyim-kuşamdan, çevreye, aileden, konuşmaya, dilden, edebiyata, felsefeden musikiye, kadar pek çok husus, bu kimliğin alamet-i farikası olan, “millî kültür” unsurları içerisinde bulunur. “Millî kültürün kaynağı, nesilden nesile öğrenme yoluyla intikal eden duyma, düşünme ve faaliyet tarzları neticesinde meydana gelir. Eski Türk kültürü ile İslâmiyet’in inanç ve değerler sistemi, dünya görüş ve davranış kalıpları kültürümüzün dokusunu teşkil eder. Türk sosyoloji geleneğinde ilk defa Gökalp, bu hâkim kültüre millî kültür demek suretiyle yeni bir anlam kazandırmıştır. Gökalp’e göre millî kültür ‘halkın geleneklerinden, yapageldiği şeylerden, örflerinde, sözlü ve yazılı edebiyatından, dilinden, musikisinden, dininden ahlâkından, estetik ve ekonomik mahsullerinden ibarettir’ Başka bir ifadeyle millî kültür, antropolojik mânada maddi ve manevi kültür yaratmalarının bir bütünüdür.”[4]

Kültürün İzinde

Mehmet Kaplan, “Kültürün, tarih akışı içerisinde meydana geldiğini tarihin ona ruh, mânâ ve şekil verdiğini” söyleyerek; 1951 yılında Türkiye’ye gelerek; “Tarihte Gelişme ve Krizler” başlığı altında bir dizi konferanslar veren Alman filozofu Erich Rothocker’dan, kültürle ilgili şu önemli bilgileri aktarır: “Kültür geniş mânâsıyla aynı zamanda yapma, farklılaşma olduğu kadar bütünleme, biçim verme, iyice işleme, iyice şekillendirme, damgasını basma, üslûp verme, mükemmelleştirme, geliştirme, derinleştirme demektir.”[5] Kültürü maddî ve manevî değerler silsilesinin bir toplamı olarak gören pek çok antropolog, sosyolog ve etnoloji uzmanı da maddî kültürü somut, manevî kültürü de soyut algılar üzerinden temellendirir. Maddî kültür, Hegel’in ifadesiyle; “maddeleşmiş bir ruhtur.” Bu ruh, maddeye şekil veren insanın; eşya ve hadiseleri tasarruf şekliyle ortaya çıkar. Kültür bir bakıma “eşyaya, varlıklara ve olaylara mânâ vermenin” adıdır.[6] Kültürü, “bir cemiyetin sahip olduğu maddî ve manevî kıymetler yekûnü” olarak ele alan Mümtaz Turhan; onun ayırıcı vasfının, “millik” ve “hususî bir hayat” şekli olduğunu ifade eder.[7] Böylece “millî kültür” değimiz kavram, milletin maddî ve manevî bütün özelliklerini ve değer yargılarını üzerinde taşıyan bir yapı olarak karşımıza çıkar. “Millî kültür”, milletlerin en karakteristik özelliğidir. “Maddî kültür, manevî kültürün dışlaşmış şeklidir. Bir sanat eserinde ve mimari tarzında bu kolaylıkla görülür. İnsan zihninde, kültürel çevrenin yardımıyla tasarlananların maddî taşıyıcılarda objektifleşerek belirmesi bir dışlamadır. Meselâ, maddî üretim, kültürün yaratıcılığı ile ortaya çıkar, çeşitlenir ve müşahhaslaşır. Fizikî bir nitelik kazanır.”[8] Kültürün maddî göstergeleri her millete göre değişkenlikler gösterir. Aynı manevî kültür kodlarına sahip olan milletlerin bile maddî kültür göstergelerinde farklılıklar vardır. Mesela, aynı inanç değerine sahip bir Pakistan ile bir Türkiye’nin camii mimarisi birbirinden farklıdır. Bir Yemenli ile bir Afganlının, bir Kırgız ile bir Kuveytlinin ev anlayışları da birbirinden tamamen farklıdır.

Kültür millîdir. Her milletin kültürü, yaşadığı coğrafyanın tarihinden getirdiği “değerler/kıymetler” hazinesiyle bir anlam ifade eder. “Kültür bir millete şahsiyetini verir, onu öteki milletlerden ayrılan taraflarını ortaya koyar, onun orijinalitesini belirler ve tarihin tabiî akışı içinde kendiliğinden oluşarak âit olduğu milletin maddî ve manevî bütün değerlerini âhenkli bir bütün hâlinde ihtiva eder.”[9]  Zaman zaman bu ahengin dışarıdan gelen müdahalelerle bozulduğuna şahit oluruz. Bu bozulmaya “kültürel kimlik kaybı”, “çözülme”, “kültür buhranı”, “medeniyet krizi”, “değerler karmaşası” diyebileceğimiz gibi “kültürel şizofreni” de diyebiliriz. Kültürel kimlik kaybı toplumda “anomi”yi meydan getirir. Millet olarak Tanzimat’tan beri bir “kültür buhranı”, bir “anomi” ya da bir “çözülme” içerisinde bulunmaktayız. “Siyaset alanında Türk aydınları Batının buyruğunda birer ‘Hürriyet’ havarisi kesilmiş, Paris Londra modaları, başta İstanbul olmak üzere büyükçe şehirlerimizi istilâ etmiş”tir. Halbuki bizi asırlarca dünyanın efendi seviyesine yükselten maddî güç yanında, millî kültür unsurlarını da kıskançlıkla korumak, Türk ahlâk ve seciyesini bozacak davranışlardan kaçınmak gerekirdi. Zira, milletlerin tarihini kendi millî kültürleri yapar.”[10] Mehmed Said Halet Efendi 1803’ün sonlarına doğru, Paris Sefareti’nde bulunduğu yıllarda, saraya, Paris izlenimlerini anlatan çok anlamlı ve ibretlik bir mektup[11] yazmıştır. Bu mektubun muhtevasında ise örnek alınan “Batı”nın, o yıllardaki tefessüh etmiş hali gözükmektedir. Özellikle Türk toplumunun ahlâkî, dinî ve millî değerlerine tamamen ters olan bu görüntüler sinsi bir şekilde toplum bütün katmanlarına yayılarak değerlerin aşındırılmasına sebep olmuştur. Başta “kadın” ve “cinsellik” olmak üzere her türlü her türlü sapık eğilimler özgürlük ve medenilik adı altında sergileniyordu

Yaşadığımız kültür buhranının nihai sonucu halen kendini imar edememiş bir milletin ayakta durma çabasından başka bir şey de değildir. Köklü bir tarihi mirasa, insan, devlet ve medeniyet anlayışına sahip olan milletimizin; 19.Asrın sonlarında başlayan ve 21.Asırda halen devam etmekte olan bu bozulmaya kaşı, net bir tavır alamayışının sebepleri nelerdi? Kimliğimizi inşa eden değerlerin, milletimizi ayakta tutan değerlerin ancak “manevî değerler” olduğu şuurunu fert fert insanların zihinlerine işlemedikten sonra ahlâkî yozlaşma ve bu “anomi”nin önüne geçilemezdi. Bir milleti bir arada tutan değerlerin başında, “manevî değerleri” gören Erol Güngör; bu değerlerin “maddî menfaat ve çıkara” dayalı unsurlardan daha sağlam ve yapıcı bir etkiye sahip olduğunu vurgular. “Toplum yapısının temelindeki inanç ve ona bağlı ahlâk nizamı, kültürü şekillendirir. Kültür ögeleri, toplum üyelerinin faaliyet tarzları ve faaliyetlerin ürünleridir. Fakat belli bir toplumun kültürü, kültür ögeleri arasındaki uygunluğu ve ahengi sağlayan bir yöneliş ile bütünlük kazanır. Kültürün bütünlüğü, kültür ögelerinin bir toplamı değil, ögeleri birbirine uygun olarak yapılandıran bir yöneliştir. Her inanç ve ahlâk nizamı, bir değer sistemi içerir. Kültür ögeleri rastgele değil, bir inanç ve ahlâk nizamının telkin ettiği değer sistemine göre bir araya gelir ve ahenkli bir bütün oluşturur.”[12]

Ahlâk ve inanç kaideleri toplumsal uyumun en önemli umdeleridir. İnsanlar bu umdeler sayesinde yaşadığı cemiyette kendini güvende hissedebilir. Toplumsal güvenin esasını da herkesin fert fert ahlâk kurallarına uyması ve bunu davranışlarına yansıtmasıyla oluşur. Dolayısıyla bu durum kültürlenmeyle alakalı olup öğrenilebilecek bir davranışları ihtiva eder. “Kültür, içgüdüsel ve kalıtımsal değil, her bireyin doğduktan sonraki yaşantısı içinde kazandığı alışkanlıklardır.”[13] Ahlâk kurallarıyla kanun ve yasalar insan davranışlarını kontrol altına alan bir muhtevaya sahiptir. Kanun ve yasalar da cebrilik varken, ahlâk kurallarında toplumsal baskı ön plandadır. Görüldüğü üzere her ikisinin de yaptırım güçleri farklıdır. İnsanlar arasında sağlıklı bir iletişim ancak kural ve kaidelere uyulduğu zaman gerçekleşir. Bunun yanında “kurumsal” bir kimliğe sahip olan devletin, bu sağlıklı iletişimin garantörü olması ve sistemin hakkaniyetle işlemesine yardımcı olması gerekir. Kurumlar, müesseseler, insanın öz-varlığını inkâr ettirecek bir işleyişe sahip olamaz. “Hangi mevkide olursak olalım, başkalarıyla uyumlu bir hayat yaşayabilmek için iyi ahlâk kaidelerini gözetmek zorundayız. Uyulacak kaideler ister bizden önceki nesillerden gelmiş olsun, ister bizim tarafımızdan konsun, insanlar bu konuda ortak bir anlayışa varmadıkça, huzur içinde ve işbirliği halinde yaşayamazlar; huzur ve işbirliği ise, bütün toplum hayatının temelidir.”[14] Tanzimat’tan beri yaşadığımız, Tanpınar’ın ifadesiyle “bir nevi ‘Oedipus’ kompleksi, yani bilmeyerek babasını öldürmüş bir adamın kompleksi içinde yaşıyoruz.”[15] Ve biz meselelerin çözümünü ise başka yerlerde arıyorduk. O, Yaşadığım Gibi’de bu durumu şöyle anlatır: ‘Selçuklular devrinde Anadolu kapılarını zorlayan insanlar, yeni vatanı benimseyen ilk kurucu nesiller, Osmanlı fâtihleri bütün siyasî düzensizliklere rağmen bize Itrî’nin dehasını ve Nailî’nin dilini veren, zevkimizin o tam inkişâf ve istikrar devri onyedinci asır sonunun insanı elbette birbirinden çok farklıydılar. Fakat aynı zamanda birbirlerinin devamıdırlar da Vâni Efendi’de Zembilli Ali Efendi, Zembilli Ali Efendi de ilk İstanbul Kadısı Hızır Bey, Bursalı İsmail Hakkı’da Azizi Mahmut Hüdai, Aziz Mahmut Hüdai’de Üftade, Üftade de Hacı Bayram, ondan Yunus Emre, Yunus’ta Mevlânâ aynı ocağın ateşiyle devam ediyordu. Bütün bu insanlar ne kendilerinden, ne de bir evvelkilerinden şüphe ediyorlar, hayatı, düşünceyi, kendilerini idare eden değerleri kudsî bir emanet gibi kabul ediyorlar, aralarında nesil farklarını tabiî buluyorlardı. Onlar parçalanmış bir zamanı yaşamıyorlardı. Hâl ile mâzi zihinlerinde birbirine bağlıydı. İşte Tanzimat’tan sonraki senelerde kaybettiğimiz şey bu devam ve bütünlük fikridir.”[16] Kendi değer yargılarından yavaş yavaş uzaklaştırılan Türk toplumunda, Tanzimat’la birlikte büyük bir yıkım söz konusu olmuştur. “Tanzimat ve bilhassa Islahat Fermanı(1856) din, dil, kültür farkı gözetmeksizin ortak vatandaşlık üzerine kurulmuş bir Osmanlı milleti yaratmak gayesini gütmüş; ancak bu teşebbüs başarısızlıkla neticelenmiştir.”[17] Ruh köklerimize kadar sirayet eden, kendine yabancılaşma virüsü, vücudun her tarafını kaplamıştı. Neşter atılması gereken yerler bile zamanında müdahale edilmediği için birer kangrene dönüşmüştü. Necip Fazıl, “Destan” adlı şiirinde, kangrene dönüşmüş olan bu ferdî ve içtimaî yaralarımızı anlatır. Şair mısralarıyla milletimizin bozulan ahlâkını ve kaybedilen değerleri dile getirir.

“Durun kalabalıklar, bu cadde çıkmaz sokak!

Haykırsam kollarımı makas gibi açarak:

Durun, durun bir dünya iniyor tepemizden,

Çatırtılar geliyor karanlık gök kubbemizden,

Çekiyor tebeşirle yekûn hattını âfet;

Alevler içinde ev, üst katında ziyafet!

Durum diye bir lâf var, buyrunuz size durum;

Bu toprak çirkef oldu, bu gökyüzü bodurum!

Bir şey koptu benden, şey, her şeyi tutan bir şey,

Benim adım Bay Necip Babamın ki Fazıl Bey,

Utanırdı burnunun göstermekten sütninem,

Kızımın gösterdiği, kefen bezine mahrem.

Ey tepetaklak ehrâm, başı üstünde bina;

Evde cinayet, tramvay arabasında zina!

Bir kitap sarayının bin dolusu iskambil;

Barajlar yıkan şarap, sebil üstüne sebil!

Ve ferman kumardaki dört kıralın buyruğu:

Başkentle haritası, yerde sarhoş kusmuğu!

Geçenler geçti seni, uçtu pabucun dama,

Çatla Sodom-Gomore, Patla Bizans ve Roma!”

Benlik deformasyona uğramış, zihnî melekeler sakatlanmış, muhakeme ve tefekkür taklide bulanmış bir cemiyette yine de varlığını devam ettirmeye çalışan az da olsa bir topluluk bulunuyordu. Muhakemenin olmadığı yerde taklit ve kimlik bunalımı baş gösterir. Taklit ise suniliğe yol açan en büyük handikapların başında gelir. Dolayısıyla bu handikapların yol açtığı kaotik yapıda, kendini inkâr eden ve hiçbir ahlâkî kaide tanımayan insanların yetişme olasılığı çok yüksektir. Mehmet Âkif; “Ey Müslümanlar, Allah’tan nasıl korkmak lâzımsa öylece korkunuz!..” mealindeki ayetten esinlenerek yazdığı şiirin, son mısralarında, bu durumu veciz bir şekilde ifade eder. “O doymak bilmeyen ma’bûda,  kurbandır hayâ hissi/Hamiyyet, âdemiyyet hissi, ulvî hislerin hepsi/Bu hissizlikle cem’iyyet yaşar derlerse pek yanlış/Bir ümmet göster, ölmüş mâneviyyâtiyle, sağ kalmış?” “Garplılaşma”yla birlikte ruh köklerimize kadar bizi esir alan bir taklitçilik ve inkâr belasına tutulduk. “Garp medeniyetini iyi anlamadığımız ve onun hakikî kıymetlerini esas unsurlarını alıp kendimize mal edeceğimiz yerde, onun yerine tâli, ehemmiyetsiz unsurlarla iktifa ettiğimiz için garplılaşamadık. İnsan unsurunun dışında garplılaşmadan, bir cemiyetin fertlerinin ilmî, teknik bilgisini kâfi derecede artırmadan, ona yeni teknik maharetler kazandırmadan ilim zihniyetini aşıl(a)amadan, memlekette mevcudiyeti zaruri olan ilim adamları ve teknisyenlerden teşekkül etmiş kadroyu hazırlamadan sadece teknik vasıtalar satın almakla kalkınabileceğini, ilerlenebileceğini”[18] sanmak ahmaklıktan başka bir şey değildi. Onlardan aldığımız tâli şeylerle onların ancak adi bir kopyası oluveriyorduk. Makyavelizmin hâkim olduğu iktisadî hayatta ise, -özellikle köyden kente göç etmiş Anadolu insanı için- büyük şehirlerin ağır ekonomik koşulları, insanımızı büyük bir ikilemde bırakıyordu.[19] Bu ikilem kimi zaman insanımızda bir kimlik bunalımı; kimi zaman da ahlâkî değerlerinden taviz verme şeklinde ortaya çıkıyordu. Kimlik bunalımı ve ahlâkî yozlaşmaya maruz kalan insanlarda ise birinci öncelik menfaat duygusu oluyor, kapitalist, materyalist ve pragmatist bir anlayışla, bir kurda, bir tilkiye ve bir canavara dönüşüyordu.

Yitik Neslin İzinde

Milletler, fertlerin müşterek duygu, düşünce ve kader birliği etrafında oluşmuş canlı  organizmalardır. “Milletlerin yaşayabilmelerinde, devamlarında, yükselmelerinde en önemli, en kuvvetli öge kişilerin mensup oldukları kütleye bağlı olmalarıdır. Milliyet duygusunun çekirdeği, kişinin mensup olduğu topluma duyduğu ruhî bağlılık hissidir. Herhangi bir sebep sonucunda toplumsal bilinç hissinden yoksun olan, milletine bağlılık düşüncesi gevşemiş, körletilmiş kişilerden meydana gelen insan grubu, hayat ve varlık alanından yokluk sahasına geçmiş demektir. Çünkü hem kişiler, hem milletler için yaşamanın iki önemli şartı vardır: ‘Var olmak’ ve ‘var olmak azim ve iradesi.’ Kişilerin var olmak azim ve iradesi de ‘millî şuur’ veya milliyet duygusudur.”[20] Handikapların baş gösterdiği, müşterek değerlerin ortadan kaldırıldığı bir ortamda da millet birliğinden ve ruhî bağlılıktan söz etmek mümkün değildir. Yavuz Sultan Selim, asırlar öncesinden söylediği bir rübaisinde, bu canlı organizmayla ilgili kaygılarını şöyle dile getirmiştir. “İhtilâf u tefrika endişesi/Kûşe-i kabrimde dahi bî-karar eyler beni/İttihâdken savlet-i a’dayı def’a çaremiz/İttihâd etmezse millet, dağıdâr eyler beni…”

“Tarîh-i Kadîm” şiirinde; “Yırtılır ey kitab-ı köhne yarın/Maktel-i fikr olan sahifaların” hezeyanlarıyla, mukaddes kitabımız Kur’ân-ı Kerîm’e “kitab-ı köhne” diyecek, ateist bir Tevfik Fikret; bileklerini keserek ölümü laboratuvar şartlarında test etmeye çalışan Pozitivist/Naturalist bir Beşir Fuat[21]; “Ârifan yoklukla etmekte isbat-ı vücûd/Ben ise varlıkla eyledim inşâ-yı adem/Yaptı enkaz-ı elemden beni bennâ-yı adem” mısralarıyla, “varlığı inkâra giden, isyanı ve felsefî azabıyla”[22], yokluğa övgüler dizen Nihilist bir Akif Paşa; rakı şişesinde balık olmayı yeğleyip; “Düşünme/Arzu et sade/Bak böceklerde öyle yapıyor” diyen bir Orhan Veli; “İçinden çıktığı hakikî âlemî bırakıp kendine sunî bir âlem icat eden ve birtakım sahte ve müfsit bilgiler içinde kıvranan”[23] bir Mehmet Rauf, bu yitik nesilden bazılarıdır. Nesillerin yitik olmasının hakikî sebepleri arasında, kendi kültür kodlarından uzaklaşmış aydın kesimin, değerler erozyonu hızlandıran değişim ve dönüşüm düşünceleridir. Erok Göka’nın söylediği gibi; “Değişim arzusu her türlü geleneği düşman gören ideolojiler kılığına girerek” tahribatını içten içe gerçekleştirmiştir.[24] Özellikle batıdan gelen “Nihilizm”, “Materyalizm”, “Darwinizm”, Determinizm”, “Pozitivizm”, Spiritüalizm, Mistisizm, Naturalizm, Modernizm, Postmodernizm, Dandyizm ve “Ateizm” gibi zihinsel tahribatı oldukça yüksek fikrî, edebî ve felsefî akımlar; eğitim kurumlarının müfredatlarına sokularak genç neslin farklı temayüllerle yetişmesinin önü açılmıştır. Cemil Meriç’in ifadesiyle hepsi bir “deli gömleği” gibi üzerimize geçirilmişti. Modern zihniyet, ne yazık ki insanımızı ahlâkî olmayan bir ortama sürüklemiş, söz ve davranışlar arasında, bir değer problemi ortaya çıkarmıştır.[25] Türk toplumuna, materyalist düşünceler, “yenileşme” ve “batılılaşma” dönemlerinde, daha çok da askeri okullardan mekteb-i tıbbiyeden giriş yapmıştır. Materyalizmim elifbası olarak zikredilen Büchener’ın “Madde ve Enerji” ile A. Comte’un Pozitif Felsefe Dersleri’ bu okullarda yıllarca ders kitabı olarak okutulmuştur. Nesillerin zihin dünyası bu derslerden aldıkları hastalıklı fikirlerle hercü merç olmuş, sağlıklı düşünemez ve karar veremez hale getirilmiştir. Ruhlara enjekte edilen “değersiz”leşme virüsü, zamanla hastalıklı nesillerin ortaya çıkmasını sağlamıştır. Kılıç’ın tespitinde olduğu gibi; “Hayata kurucu özne olarak katılan durumların hepsinde bir ‘değer’sizleşme yaşanıyor Toplumun davranış ve algısını değer değil; bencillik çıkar ve haz belirliyor.”[26] Nesiller yılların getirdiği bu ihmal edilmişlik ve bencillikle kimlik bunalımına girmiş, aslî hüviyetleri unutturularak pozitivizmin bir tür oyuncağı haline getirilmiştir. Dâryûş Şâyegân’ın ifadesiyle uzun yıllardan beri inkâr bataklığına saplanan bu nesiller, yanlış politikalarla “yaralı bir bilinç” haline getirilmişlerdir.

 Tanzimat’tan beri yaşadığımız bu şuur kaybı, halen daha da fazla, farklı dalgalarla artarak devam etmektedir. Batı’nın “Rönesans” ve “Reform”la gerçekleştirdiği, kendi içindeki “dönüşüm ve değişim” maalesef bizde daha farklı şekillerde tezahür etti. Özellikle Batı dünyası kendi “kıymetler hazinesi” çerçevesinde bir “Batı ahlâkı” geliştirirken, Doğu-Türk-İslâm dünyası kendini ifade edecek ve yeniliklere açık genel bir ahlâk anlayışı geliştiremedi. Fransız ihtilaliyle birlikte ortaya çıkan hak, hukuk, hürriyet, müsavat, laiklik, milliyetçilik ile cumhuriyet gibi kavramlar Osmanlı Devleti’nin çok renkli demografik yapısını olumsuz yönde etkilemiştir. İhtilalin getirdiği emperyal bakış, Osmanlı sınırları içindeki etnik yapıları harekete geçirerek, kimliğe dayalı kopmaları hızlandırmıştır. Tanzimat dönemi başta olmak üzere Osmanlıcılık, Türkçülük, İslâmcılık, Batıcılık gibi akımlar devletten kopmaların yaşandığı bu dönemde aydınların bir kurtuluş reçetesi olarak sarıldıkları kavramlar olmuştur. Fetih dönemlerinin “İ’lâ-yı Kelimetullah” düşüncesi, gerilemeyle birlikte bir mefkûre olmaktan çıkmış, ülkenin mevcut sınırlarını koruma siyasetine indirgenmişti.

19.yüzyılın sonlarına doğru ise Osmanlı-Türk toplumunda, içtimai bünyeyi derinden etkileyen bu fikir akımları; doktrin ve ideolojiler, ciddî mânada varlıklarını ortaya koymuşlardır. Bu akımlar kimi zaman, yeni müessese ve anlayışlar inşa ederek; kimi zaman da gelenekle tezat düşünceler ortaya koyarak varlıklarını sürdürmüşlerdir. “Türk Siyasal Kültüründe Millet Algısı ve Milliyetçilik” üzerine doktora yapan Furkan Şen, Tanzimatçıların kimlik arayışlarını geleneksel-yönetsel unsurlardan yola çıkarak; ‘Osmanlı Kimliği’ üzerinden inşa etmeye çalıştıklarını, ‘Türk kimliği’ ve ‘milliyetçilik fikrinin’ ise, Balkan isyanlarından sonra ancak stratejik bir anlam kazandığını belirtir. “Tanzimat’la başlayan yasal yönetim düşüncesinin, toplumsal bir meşruluk zeminine oturması gerektiği düşüncesiyle birlikte Osmanlı-bürokrat aydını ilk bir kimlik arayışına girmiştir. Kimlik belirmedeki tepeden inmeci ve devlet merkezli(paternalist) anlayışla oluşturulan kimlik, bir ‘devlet kimliği’ şeklinde kendini göstermiştir. Ancak toplum tarafından benimsenmeyen bu tepeden inmeci kimlik anlayışı, bazı gurupların yaşamına ‘kimlik arayışı’ kavramını getirirken bazı gruplar içinse var olan kimliğin Avrupa örneğine göre farklı biçimlerde temsili ilkesini uyandırmıştı. Milletin oluşturulmasında da Türkçülük akımı, Osmanlıcılık ve İslâmcılıktan sonra doğmuştur. Tanzimat, Batılı görüş ve değerleri, fark gözetmeksizin ve Türk halkının içinde bulunduğu ortamı göz önünde bulundurmaksızın benimsemekle, Türk kültürünün halk kitleleri ile aydınlar arasındaki çelişki şeklinde ortaya çıkan asıl soruna da çözüm getirmede başarısız olmuştur.”[27] Bu akımları benimseyen kimi aydınlar, bazen bir senteze ulaşmış; bazen de düalist bir yaklaşımla mevcut kötü gidişata, bir hâl çaresi bulmaya çalışmışlardır. İkilem bu dönem aydınlarının müşterek yazgısı olduğu gibi, bundan sonra gelenlerin de bir alın yazısı olmaya devam edegelmiştir. Küçükömer’in vurguladığı gibi; “18. Yüzyılın başına gelince Batının üstünlüğü kabul ediliyor ve bir Kapıkulu ya da Bürokrat olarak Damat İbrahim Paşa’nın temsil ettiği bir yenilik, daha doğrusu bir ‘Batılaşma’ hareketiyle başlıyordu. (…) Düzenin yabancılaştırılması ile bugüne kadar gözlediğimiz Batılaşmayla özdeş görünmektedir.”[28]

Hep Kahır!

21.yüzyılda yönetim erkini elinde bulunduran İslâmcılar ise haleflerinden aldıkları düşünce mirasını iyi değerlendiremediler. Değerlendiremedikleri gibi köklü bir ahlâk anlayışı da ortaya koyamadılar. Toplumun farklı düşünen kesimlerini “nefret” söylemiyle ötekileştirerek Tanzimat’tan beri devam eden “kimlik” ve “değer” karmaşasına, bir yenisini daha eklediler. Ne yazık ki Said Halim Paşa’nın Buhranlarımız’da dile getirdiği; “İslâm’ın siyaset esasları, cemiyet esaslarından doğduğu için kin rekâbet ve husümet gibi hislerden uzaktır.”[29] tezi de ahlâkî değerler bağlamında geçerliliğini yitirmiş oldu. Süleyman Hayri Bolay toplumdaki kimlik ve bu “değer karmaşasının” en baştaki sebebini “pratik materyalist” kavramlaştırmasıyla izah eder. Ve bu kavramlaştırma siyasî İslamcılar nezdinde Müslüman Türk toplumunu çok yakından ilgilendiren tespitler içermektedir. “Bu kavramlaştırmayı yaparken değerlerinden uzaklaşmış Müslümanların iman noktasındaki zaaflarını, Hakk karşısındaki lakaytlıklarını bir bir ortaya çıkarır. Bolay materyalizmin maddeyi kuşatan ve insanı sadece iş-emek ve para bağlamında ele alan saltık anlayışına karşı Müslümanların ‘Aşkın Varlığı” içselleştirememesinden kaynaklanan yapay bir Müslümanlık anlayışının ortaya çıktığını, bunun da nihayetinde sureta Müslüman ama pratikte materyalist bir insan topluluğu ortaya çıkardığını savunur.”[30] Ne yazık ki 21. Asrın İslâmcıları, ideolojik varlıklarını sürdürebilmek için İslâm maneviyatının değerlerini yozlaştırarak, Makyavelist ve Dandyist[31] bir yaklaşımı benimsemişlerdir. Sosyal Darwinizm esaslarına uygun bir tarzla farklı sesleri bastırmaya çalışan İslâmcılar; kendilerine muhalif olan herkesi düşman ilan etmişlerdir. “Dini iktidarı ele geçirmek için bir taktik ve bir araç olarak”[32] gören bu zihniyet “dinî değerleri” de aşındırarak İslâm’ın temsiliyetine bir leke düşürmüşlerdir. “Din toplum hayatının toplum olarak yaşanmış şeklinin bir özetidir. Değer ve simgelerin toplandığı odak noktasıdır, bu açıdan ‘ideoloji” ile rekabet halinde olan bir kurumdur.”[33] Bu kurumun varlığından aktif olarak yararlanan İslâmcılar, halkın itibar edeceği değer ve simgeleri rasyonalist bir şekilde değerlendirip kullanmışlardır. Böylece başta kendileri olmak üzere İslâm’ı bir iman vurgusundan çıkarıp, görsel bir showa dönüştürmüşlerdir. Yusuf Kaplan’ın vurguladığı gibi; “İslâm’a en büyük darbeyi, İslâm’ı siyasî bir ideolojiye, kullanışlı konjonktürel projelere malzeme yaptığımız zaman” vurmuş oluruz. İslâmcılığın sunduğu en büyük yanılsama, sadece İslâmcıların Müslüman olduğunu zannetme tehlikesidir.”[34]

Toplumdaki sosyal barış ne yazık ki İslâmcıların söylemleriyle ortadan kalkmış, “hak” ve “hakikat” romantik bir söylemde dönüşmüştür. Yozlaşma bütün millî, ahlâkî, dinî, ailevî, iktisadî ve hukukî değerleri alt-üst etmiş durumdadır. Güçlünün hâkim olduğu bir ortamda “adalet” saygı duyulmayan, sadece göstermelik ve absürd bir uygulama olarak görülmüş; yalan, tezvir ve iftira iktidarda kalmanın ve suçu örtmenin bir metodu haline getirilmiştir. Devletin bütün imkânlarını şahsî çıkarları için kullanan, kanun ve genelgelerle insanları korkutup, birbirlerine düşman eden bir yönetim; hangi siyasî düşünce ve görüşte olursa olsun, ülke genelinde sosyal adalet ve barışı tesis edemez. “İktidarın belli bir zümreye veya kendilerinden olan gruplara hizmet etmesi, o iktidar adil yapmaya yetmez. Eğer aydınlar ve kanaat önderleri, sadece kendilerine ikbal hazırlıyor diye, gelir eşitsizliklerine, yapısal haksızlıklara, başka din mensuplarının veya muhalefette kalan grupların uğradığı mağduriyetlere seslerini çıkarmıyorlarsa iktidarın günah ve suçuna kendileri de ortak oluyorlardır demektir. Çağımızda aydınlar, entelektüeller, medya mensupları, bilim adamları, akademisyenler ve kanaat önderlerinin benzer bir sorumluluğu vardır.”[35] Toplumdaki “değerler” aşındırılırsa, toplumsal ahlâk, ferdî ahlâk, aile ahlâkı, basın ahlâkı, iş ahlâkı, eğitim/öğretim ahlâkı, din ahlâkı gibi, daha ilk filozoflardan başlayarak günümüze kadar gelen “Ahlâk Felsefesi”nin neresinde durduğumuzu, yöneticilerin sorgulaması gerekir. Kültürel değerler insanla birlikte vardır ve insanın bulunduğu her mekân, onun iletişime geçtiği diğer insanlarla birlikte inşa edilir. Biz “bir kültür içinde onun hem eseri hem de müessiri olarak yaşarız. Kültürün içyapısı hayata aksederek yaşama üslûbunu kurar. Bu içyapı bir iman çevresinde oluşan ruhî kıvamdır. Kültürün mukaddesleri, varlığa bakış açıları ve ölçüleridir. Bu yapının hayat meseleleri ve malzemeleri ile karşılaşması ile belli bir üsluptaki kültür kurulur.”[36]

Değerler insanın dünyaya adım atmasıyla başlamış ve çeşitli davranışlara dönüşerek, cemiyet içerisinde varlığını devam ettirmiştir. Âmiran Kurtkan sosyolojiye dayandırdığı bir yorumunda insanın, terbiye edilip bir değer kazandırıldığında sosyolojik mânada bir insan olduğunu ve böylece de bir aidiyet ve kimlik geliştirebileceğini belirtir.[37] Kimliğimiz ve kişiliğimiz bu değerlerin bize kazandırdığı davranışlarla manevî bir terkibe ulaşır. “Gerçekte değerler insanın anlam arayışı ile ulaştığı inancının yarattığı hakikatlerdir. Böylece onlar kendinde anlamı olmayan maddî dünyada insana bir dayanak, bir tutanak noktası sunarak, onun maneviyatını oluşturur.”[38] Adalet ve ahlâkın olmadığı yerde ekonomik istikrar da olmaz, olsa bile bu ekonomik yapıyı meydana getiren unsurlar ahlâkî göstergeler nezdinde bir anlam ifade etmez.

Nurettin Topçu, daha 1950’li yıllarda, Türk toplumundaki ahlâkî çöküntünün hangi boyutlara ulaştığını şu cümlelerle anlatır. “Aramızda aşk gitti, düşmanlık kaldı. Öyle ki bugün koca bir şehirde dükkânımızı emanet edebilecek bir çırak bulamıyorsunuz. Partilerin konuşmasına bakın. Birbirini tamamlayacak gibi değil, yiyecek gibi konuşuyorlar. Birbirlerinin sükûtunu alkışlıyor ve muvaffakiyetine matem tutuyorlar. Bütün hastalıkların hepsine birden kurban edilmiş gençlik aldığı zehirli aşı ile sevgisini bile yumrukla tehditle, kin ve gayz ile etrafa yaymak emelinde. Bu hal, bu çılgınlık; mantığı, idraki ve ruhun bütün varlığını tekmeliyen bu hareket bir felâket doğurabilir.”[39] Topçu’nun 1950’de resmini çektiği bu tablonun 2016 Türkiye’siyle mukayesesi yapıldığında; Tanzimat’tan beri süregelen ahlâkî yozlaşma ve değer karmaşasının halen devem ettiğini rahatlıkla söyleyebiliriz. Bu durumu bir örnekle somut hale getirelim. Orhan Türkdoğan’ın, “Değişme Kültür ve Sosyal Çözülme” kitabının ilk baskısı 1988’de, ikinci baskısı da 1996’da yapılmıştır. İkinci baskının yapıldığı 1996’ya kadar geçen sekiz yıl içinde Türkiye’de ne oldu sorusunu sorar ve şu ilginç cevabı verir. Bu cevabı okurken yukarıda temas ettiğim 2016 Türkiye’sinin şu an içinde bulunduğu ortamı nazar-ı dikkate almanızı salık veririm. “Çözülme hızla sürüp gitmektedir. Toplumun tüm katlarına yayılmaktadır. Parlamento sarsılıyor, iktidar ve siyasal partiler, rüşvet, iltimas, hileli oyun ve dalaverelerle medya ve kamuoyu önünde biraz daha itibar kaybetmekte, biraz daha toplumsal çöküşe doğru mesafe almaktadır. Devletin birliğini ve düzenini sağlayan milli eğitim kurumları, adalet kuruluşları kültürleşme ve yargılama gibi önemli reformları uygulamada darboğazlara itilmiş durumdadır.”[40]

Ercüment Kuran, Türk Yurdu dergisinde yayınlanmış olan “Türk Milleti Nereye Gidiyor?” yazsına küçük bir kurguyla başlayarak, içinde bulunduğumuz durumun vahametini ortaya koyuyor. “İstanbul, Ankara İzmir gibi büyük şehirlerin birinde yaşamakta olan bir Türk 1950’li yılların başında uykuya dalsa ve günümüze uyansa acaba nasıl bir Türkiye ile karşılaşırdı?” Kuran, bu soruya cevap olarak kırk yıl içinde pek çok şeyin değiştiğini, söyleyerek başlar. Şehirleşmeden, televizyonda çoluk çocuk seyredilen Amerikan dizilerine, Pop müzikten porno dergilerine, yılbaşı kutlamalarından, dilde yozlaşmaya dinî bayramları tatil beldelerinde geçirenlere kadar pek çok şeyi sıraladıktan sonra; “Millî bünyede çözülme görüldüğü ve manevî değerlerin aşındığını” ifade eder.[41] Necip Fazıl’ın mısrasıyla söylersek; “Durum diye bir lâf var, buyurunuz size durum!” Türkiye’nin içinde bulunduğu sosyo-patolojik durumu bir başka yazarımız, Olcay Yazıcı da şu şekilde dile getirir: “Mâneviyat, kültür, örf/töre ve ahlâk açısından topluca bir felâketle, sosyal çöküşle karşı karşıyayız. Bütün bir çoğunluk ‘nefsî ve kemmî, hesap içinde. Beyni hep menfaate, ezici güce, saptırıcı cinselliğe ayarlı. Geleneğin, ‘yüzünde göz izi var/sana kim baktı yârim!’ şeklindeki âdâbı, hicabı, ince ruhu kaybolunca; onun yerini ‘çalkala oğlum çalkala/çalkala kızım çalkala’ hayasızlığı aldı. Etik değil medyatik toplum olup çıktık. Sadece dünyaya ayarlı/duyarlı ekranlar, her akşam naklen cinnet, cinayet, ahlâksızlık, iffetsizlik görüntüleriyle ruhumuzu, mâneviyat ayinemizi karartıyor. Güzeli, soylu ve faziletli olanı yansıtmak yerine, ‘şeytan gözlü kameralar’ nefs açısına ayarlı. Eskiden kadına ana idi, teyze idi, bacı idi, abla idi, hanım idi, sultan idi. Hürmet ve yüceltme öznesiydi. Şimdi sadece kıvranan ve kışkırtan ‘cinsel obje’ye indirgendi. Sodom’u, Gomore’yi hatırlayın. Âd/Semud/Medyen’i düşünün. Ahlâksız bir topluluğun sonu felâkettir.”[42]  “Ahlâkî” yozlaşma ve “değer yitimini” yara imgesi etrafında örgüleştirdiği “her şey akıyor” şiirinde Hilmi Yavuz; içtimai yaralarımızın kökenine vurgu yaparak, bizi mazinin cerahat tarihine götürüyor.

“her şey akıyor, pante rei ve irin

 akıyor kalbimize, senin ve benim;

yazdıkları taş levha üstüne, kirle

cerahat tarihidir bu ülkenin…

akrep izleri var hüznün altında,

yaramız? yarası sığ, öyle derin;

ne zamandı kuşatıldık kusmukla

utançtır, vuruyor yüzüne gölgelerin…

kimler nasıl bir bozbulanık edindi?

hiçbir şey özlenmiyor gül öldü…

pis bir şafak, çamur gibi tan yeri;

güneş lağımdan doğuyor, şimdi…”

 Ah Dilim!

Dil, bir milleti “millet” yapan değerlerin başında gelir. Ortak geçmişler “dili” bir olan milletler tarafından yapılmıştır. “Dil” aynı zamanda canlı bir organizmadır. Ona canlılığını veren ise sanatkârların kıvrak üsluplarıyla ortaya koydukları her türden sanat eserlerdir. Doğru, etkin ve yerinde kullanılan dil, insanlar arası etkileşimde yapıcı bir rol üstlenir.  Dil aynı zamanda kuşaklar arası bir kültür taşıyıcısıdır. Dildeki bozulma nesillerin birbirini anlamamasına yol açar. Birbirini anlamayan insan topluluklarının “milletleşme” ve “devlet” olma bilinci ortadan kalkar. Dildeki bozulma toplumun her kesimini aynı oranda etkiler. Dil bozuldukça ahenkte bozulur, seviyesiz tartışmalar, anlamdan ve incelikten yoksun polemikler, kulağı ve gönlü tırmalayan elfâz-ı küfürler ortalıkta boy atar. Böyle bir ortamda birlik ve beraberlikten söz edilemeyeceği gibi ahlaksızlıklar da had safhaya çıkar. Millî bünyeyi içerden ve dışardan kuşatan bu mikroplara karşı, gerekli antikorlar tez zamanda vücuda zerkedilmezse hastalıklar bütün bir toplumu tarumar eder.

 Dil bilinci ana kucağında başlar ve disiplinli, sistemli bir eğitim politikasıyla kemâle ulaşır. Sağlam bir eğitim ve güçlü bir adalet anlayışı olan toplumlarda, ahlâkta kendi değer yargılarını oluşturarak, canlılığını muhafaza eder. Ahlâkî yozlaşmanın olduğu yerde eğitim-öğretim/tahsil sistemlerini tekrar gözden geçirmek gerekir.  Yapılan inkılapların bir kısmını bu manada tenkit eden Tanpınar; “Şurası da var ki geçirdiğimiz inkılâplar, dil değişmeleri terbiye ve tahsil sistemlerinin tebeddülü mazi ile bağımızı çok derinden kırdı. Öyle ki nesiller ve yarım nesiller kendi başlarına adacıklar halinde kaldı(ğını)”[43] belirtir. Dil, din, eğitim, adalet, gelenekler musiki, edebiyat, el sanatları ve ahlâk bir milletin temel dinamikleridir. Bu değerler bir zincirin halkaları gibi birbirine bağlıdır. Biri olmazsa diğeri diğeri olmazsa öbür diğeri bir anlam ifade etmez. Bu birikimler millet olma bilincinin “değerler/kıymetler” hazinesidir. “Tanpınar’a göre ‘bir medeniyet her şeyden evvel derin maziden gelen bir kültür yığılması, bir kültür toplanmasıdır’ Tanpınar, kültürümüzün tarihselliğinin bir devam ve bütünlük fikrine dayandığını Tanzimat’tan sonra bu devam ve bütünlüğü yitirdiğimizi saptayarak işe başlar.”[44]

 Ahlâki Yozlaşma

Ahlâkî yozlaşma Türkiye’nin en önemli meselelerinin başında gelmektedir. Bu mesele yılların getirdiği büyük yığılmaların ve tedavisi aksatılan hastalıkların bir neticesidir. Yönetim erkini elinde bulunduran idareler, çoğunlukla devlet mekanizmalarını kendi ideolojik öngörülerine göre dizayn etmiş, ülkenin problemlerine ciddî manada çözümler getirememişlerdir. Siyasî ikbâller, memleket gerçeklerinden daha önde tutulmuş, memleket insanları siyasî rant uğruna heba edilmiştir. Dolayısıyla “siyaset ahlâkı”, ilgili fakültelerin bir ders rüknünden öte bir anlam ifâde etmemektedir. Eğitim-öğretim müesseseleri, genç nesli yetiştirmek şöyle dursun; ideolojik kamplaşmaların adeta bir merkezi hâline getirilmiştir.

Yaşadığımız çağın insan sunduğu her türlü konfor beraberinde bir takım problemleri de getirmiştir. Özellikle küreselleşen bir dünyada çok yönlü refleksler geliştiremeyen milletler modernizm ve konformizmin getirdiği aşırı rahatlıkla çok çabuk çözülmekte, kendi kimlikleriyle uyuşmayan bir handikabın içine girmektedirler. Bu handikabın içinde daha çok da genç nesillerin olması özellikle düşünülmesi gereken bir meseledir. Modernizmin ve konformizmin sunduğu aşırı dünyevileşme, beraberinde bir kültür buhranını ve ahlâkî yozlaşmayı getirmiştir. “Dünyevîleşme ile birlikte, yüzünü öbür dünyadan tamamıyla bu dünyaya çeviren insan artık mal ve servetin cazibesi altına girmiş; maddî zevkler, onu daha çok kazanıp daha çok zevk almaya, bu da başkalarının haklarına tecavüz etmeye yöneltmiştir.”[45] Modernizm dünyayı metafizikten soyutlanmış bir düşünceyle inşa etmeye çalıştığından, insanı maddesiyle ele alıp konformizmi ona göre dizayn etmiştir.

 Türk milletinin ananevî değerleri zamanla tahribata uğrayarak farklı kültürlerin tasallutuna girmiştir. Kısaca kültür emperyalizmi dediğimiz bu süreçte geleneksel olan saffetini kaybetmiş, modernizmin tatlı ve uyuşturucu etkisiyle kitleler büyük bir ahlâk erozyonuna kapılmışlardır. “Çağımızın zihin setlerine egemen olan Modernizmin değer algısı ahlâkî krize neden olan unsurlardan biridir. Çünkü onun göreceli, seküler ve bireyselleştirici karakteristiği ahlâkın özünde olması gereken özgeci tutumu ortadan kaldırmaktadır.”[46] Kitle iletişim araçları başta internet erişimi, bilgisayar, cep telefonları ve televizyon olmak üzere iletişim teknolojilerindeki baş döndürücü gelişmeler dünyayı global bir köy haline getirmiştir. İnternetin yaygın bir biçimde kullanılması sesli yazılı ve görsel birçok bilgiye ulaşımı kolaylaştırmıştır. Bu kolaylıkla beraber internetin çok da masum olduğunu söyleyemeyiz.[47] Türkiye gibi gelişmekte olan ülkeler internetten hem olumlu hem de olumsuz olarak etkilenmişlerdir. Olumlu yönü, insanımız çağın teknolojik imkânlarını kullanarak farklı kültür ortamlarını o yerlere gitmeden tanıma imkânını bulmuş, bilgiye erişme ve haberleşme adına her türlü kolaylığa kavuşmuştur. Antropolojide bu durum “kültürleşme” ile açıklanır. “Kültürleşme sürecinde, iki ya da daha çok kültür, karşılıklı etkileşim sonucu değişime uğra; yeni sentezler, dinamik bileşkeler yaratırlar. Kültürleşmede, kültürlerin veya o kültürlerde yaşayan bireylerin ve grupların doğrudan etkileşime girmeleri şart değildir.  Yazılı basın, radyo, TV yayınları, sinema, sanat ve moda akımlarını da uzun vade de, birbiriyle yüz yüze gelmeden kültürleşmeleri mümkündür. Çağımızda ‘Globelleşme’(Globalization7küreslleşme) budur.”[48] Kültürleşmenin olumsuz yanı ise bu etkileşimler neticesinde kendi değerlerini içselleştirememiş insanların, zihinlerinin zamanla deformasyona uğruyor olmasıdır. Modernizmin fertler üzerindeki olumsuz tesiriyle insanlar, yavaş yavaş değerlerinden uzaklaşarak, duyarsız ve tepki vermez hale gelmişlerdir. Bu “anomik” durum toplumda, ahlâkî çöküntüyü, beraberinde de kimlik ve aidiyet problemini ortaya çıkarmıştır. “Bugün Türkiye, her zamankinden çok bir kültür bunalımı, kültürce bölünmüşlük içindedir. Şimdiden toplumumuzda, dünya görüşünde, yaşamda, stilinde, dilde ve davranışta kopmalar, karşıtlıklar geniş boyutlara erişmiştir. Ülkemiz, belki Tanzimat Dönemi’nden de daha kapsamlı, topyekûn bir kültür-siyaset bunalımı yaşamaktadır.”[49]

Sorumluluk Şuuru

Ahlâkî çöküntünün olduğu yerde insan, “kıymet hükümlerini” kaybederek,  hayvandan daha aşağı bir seviyeye düşer. İnsanı en mükemmel bir donanımla “Ahsen-i takvim” suretinde yaratan Yüce Mevlâ, aklî melekelerini kullanabilme yetisiyle, düşünebilme kabiliyetini yalnız insana bahşetmiştir. Bu kabiliyetler yerli yerinde kullanılmadığı zaman insan, kendi yaratılış gayesiyle tezat bir duruma düşer. Tin suresi 5.ayetinde Allah(c.c.) “Onu aşağıların aşağısına indiririz.” İkazını yaparak insanlara dikkatli olmasını tembih eder. “İnsanda, sembolik temsil ve tasavvur yetisi vardır. İnsan, belirli fiziksel şartlarda belirli tepkiler yaparak hayatını sürdüren hayvan türlerinden farklı olarak, olayları zihninde temsil eder ve olayların sebebine, etkilerine, gelecekteki gelişmelerine ilişkin tasavvurda bulunur. İnsan biyolojik intibak temeli üzerinde değer inşa eden bir canlıdır. Onun çeşitli durumlarda nasıl bir fiil yapılacağını belirleyen değerleri, bir değerler sistemi meydana getirir.”[50] Milletleri meydana getiren insan toplulukları kemmiyet planında bir çoğunluk ifade etse de asıl olan keyfiyet planın da müşterek bir birliktelik sağlayabilmeleridir. Düşünen, sorgulayan ve fikir üreten fertler, millet olma bilincinin ahlâkî erdemlerini de inşa ederler. İnşa edilmiş bu ahlâkî değerler sayesinde insanlar yaşadıkları cemiyete belli bir sorumluluk dâhilinde katılırlar. “Sorumluluk”, yeri geldiğinde insanı huzursuz eden piko-depresif bir keyfiyettir. “Sorumluluk” sahibi olan insanlar, sorumlu olduğu durum ve davranışlardan dolayı hem “ontolojik” varlıklarına, hem de diğer varlıklara karşı vicdanî ve ahlâkî bir refleks geliştirirler. Mazimizden bir örnek vererek meseleyi somutlaştırmak isterim. Namık Kemal kendi döneminin bir muhasebesini yaptığı “Kaside”sinde, devletin ikbâli milletin huzur ve güveni için, “bir devlet adamlılığı” ve “aydın sorumluluğu”yla; yanlışlar karşısında susmanın, büyük bir ihanet olduğunu, yüksek bir sesle dile getirmiştir. Yeri geldiğinde vazifeden el çekip işi daha ehil birine vermenin bir erdem olduğunu belirten “Vatan” ve “Hürriyet” şairi, insafsız avcıya hizmet etmenin de bir köpeklik olduğunu vurgular.

“Görüp ahkâm-ı asrı münharif sık u selâmetten

Çekildik izzet ü ikbâl ile bâb-î hükûmetten

Usanmaz kendini insân bilenler halka hizmetten

Mürüvvet-mend olan mazluma el çekmez iânetten

Vücûdun kim hamîr-i mâyesi hâk-î vatandandır

Ne gam râh-î vatanda çâk olursa cevr ü mihnetten

Yere düşmekle cevher sâkıt olmaz kad ü kıymetten

Muîni zâlimin dünyâda erbâb-ı denâettir

Köpektir zevk alan sayyâd-ı bi-insafa hizmetten.”

 Her bireyin, her topluluğun ve her milletin farklı olay ve durumlar karşısında geliştirdiği farklı refleksleri vardır. Yakın bir zamanda üçüncü köprü Yavuz Sultan Selim’in inşaatı sırasında, köprü halatlarının birinin kopması karşısında inşaatta görevli bir Japon mühendisin kendi canına kıyması, Hitler Almanya’sında Auschwitz’de gaz odalarında öldürülen insanlar karşısında dünyada yaşamanın anlamsız olduğunu söyleyip, ikici eşiyle Lotte ile birlikte intihar eden Stefan Zweıg’ı bu örnekler arasında sayabiliriz. Dikkat edilirse örneklerin tamamında sorumluluk bilinciyle, “ontolojik” varlıklarına karşı vicdani refleks geliştiren insanların tavırları söz konusudur. Bunun yanında karaya vuran balinaları kurtarmak için çaba gösteren insanların, savaştan kaçarken denizde boğulup karaya vuran çocuklar için aynı vicdanî refleksleri göstermediğine şahit olduk. Ülkenin göbeğinde bombalar patlarken, kalabalık yerlerde dolaşmayın ikazlarını işitir olduk. Çöken maden ocaklarında ölen yüzlerce insan için sadece bu işin doğasında var deyip, istifa edemeyen sorumsuz yöneticiler gördük. Sorumluluk şuuru, insanın vicdanını harekete geçiren bir kontrol mekanizmasıdır. İnsan ancak bu “değeri” tam manasıyla içselleştirdiğinde, ahlaki yozlaşmadan kurtulup, hakiki manasında “insan” olabilir.

Millet olarak bağlı bulunduğumuz değerler sistemi bizi her şeye karşı sorumlu davranmaya/olmaya yöneltmiştir Köklü tarihi bir mirasa sahip oluşumuz bunun en somut göstergesidir. Dünyaya nizam, ahlâk, fazilet, hoşgörü ve adalet götürmüş olan cedlerimiz, eşi benzeri görülmemiş bir medeniyetin mümessilleri olarak tarihe geçmişlerdir. Yılmaz Özakpınar bu medeniyetin temellerini inanç ve ahlâk nizamına dayandırır. “Medeniyetin ruhî temeli bir inanç, toplumsal temeli, o inanca bağlı ahlâk nizamıdır. Bu temeller üzerinde birleşmenin bilincini ve güvenini duyan insanlar, o inancı ve ahlâk nizamını yaşatacak devlet teşkilatını ve iktisadî yapıyı kurarak büyük kültür eserleri meydana getirir. “Nizam denilen şey, sosyolojik açıdan toplum kuralları, psikolojik açıdan fertlerin ahlâkıdır. Toplumun kuralları ile fertlerin ruhen benimsediği ahlâkın uygunluğu, toplumun ahenkli işlemesini ve fertlerin huzurlu olmasını sağlar. İnanç, fertleri, kendilerini aşan bir manevî gerçekle birleştirir; o manevî gerçeğin koyduğu ya da o manevî gerçeğin sonucu olan nizama bağlar. Manevî gerçeğin tasavvuru, fertleri bilinçlendirir. Fertler manevî gerçeğe bağlanırken, ruhlarını derinden etkileyen o manevî gerçekle birleşme duygusuyla birbirlerine de bağlanır. Fertlerin ruh kuvvetini, toplum dayanışmasını ve toplumun büyük kültür eserleri meydana getirme ilhamını doğuran hep aynı kaynaktır: paylaşılan inanç”[51]  Batıların, “Pax Ottomana” dedikleri “Osmanlı Barışı”, farklı milletlerin aynı çatı altında  “hoşgörü”, “hakkaniyet” ve “birlikte yaşama” erdeminin tarihi bir göstergesidir. “Osmanlılık, insan medeniyetinin herkesi gerçekten mutlu kılacak olan son ve yeni mülkî kardeşliğinden ibarettir.”[52] Osmanlılar, İslâm’ın cihanşümul bakış açısıyla, Türk’ün yönetme ve devlet kurma kabiliyetini bir potada eriyerek; Türk-İslâm sentezinin kurumsal adı olan “Devlet-i Aliyye-i Osmaniye”yi ortaya çıkarmışlardır. Bu sentez içerisinde Türk’ün sert ve haşin mizacı, İslâm’ın teenni ve yumuşak üslûbuyla birleşerek tarih içinde “Alp”, “Veli”, “Gazi” ve “Alperen” tipini oluşturmuştur. Bu tiplerin oluşmasında inanç ve ahlâkî erdemler kadar Türk’ün kendi tarihinden getirdikleri unsurlar da etkili olmuştur. Onun için biz, içinde yaşadığımız çağın sorunları çözmek istiyorsak; mazinin derinliklerinde saklı olan gerçeklerle yüzleşmeli, doğru yanlış cetvelinden kendimize göre bir sonuç çıkarmalıyız. Bu da mümkün mertebe, tarih şuutu ve kimliğimizi bilmekten geçer. Alkan’ın vurguladığı gibi “Osmanlı bizim ‘dün’ümüzdür, ‘bugün’ü izah etmek,’yarın’ı tahmin etmek için ona ihtiyacımız vardır.”[53]

 Kronolojik takvimin gösterdiği süreçte bu tiplerde de revizyona gidilerek yeni tipler ortaya çıkarılmıştır. “Yeni Aydın” tipini temsil eden ve Şinasi tarafından bir medeniyet resülü olarak lanse edilen Mustafa Reşit Paşa bu tiplerden biridir. Yine “Namık Kemal nesli başlayan ve tesirleri 27 Mayıs’ kadar gelen ‘ihtilaci insan tipi”[54] modern tipler kategorisinde zikredilebilir. Ne yazık ki bu durumun ortaya çıktığı 1839 tarihi, “Huntigton yarılması” olarak da bilinen büyük bir kültürel kırılmanın başlangıcı olmuştur. Bu dönemi bir “karakter ve kişilik yarılması” etrafında değerlendiren Orhan Türkdoğan, boşluğa düşen gençlerin büyük bir ahlâk zaafı geçirdiğini belirtir. “1839’da batılılaşma yoluna giren bir Türkiye -deyim yerinde ise- muzu atıp kabuğu yiyen bir kimse gibi, bütün değer ve inanç sistemlerini Batılılaşma uğruna tahrip etmiştir. Böylece Batı zehirlenmesi(West-Toksikasyon) diyebileceğimiz bir girdabın içine sürüklenmiştir Ne Batıya benzemiş ne de gerçek kimliğini koruyabilmiştir. Bu durum durum “Huntigton yarılması” diye bilinen bir kültürel fay kırılmasına neden olmuştur. Toplumun karakter ve benliğinde ortaya çıkan bu kişilik yarılması –ne millî kültür ve değerlerini ne de Batı norm ve önermelerini benimseyememesi- genç kuşakların yarına olan güvencelerini yitirmelerine yol açmıştır. İdeal boşluğu gençleri hedonizme, içki ve sefahata, seksi yaşantılara, hatta ilaç alışkanlığı gibi bir toplumu sarsabile ek nitelikte anomik davranışlara yönlendirmiştir. Son günlerde gençlik arasında yayılma istidadı gösteren intiharlar, suç işleme oranlarının yükselmesi hep bu “Huntigton yarılması” diye belirlenen sosyal yapı farklılaşmasından kaynaklanmaktadır.”[55]

 Sonuç İtibariyle

Türk milleti tarih boyunca farklı coğrafyalarda hüküm-ferma olmuş bir millettir. Kurduğu devletler ve ortaya koyduğu değerler bakımından adından uzu süre bahsettirmiştir. “Millet bilincini daha 8. Yüzyılda Orhun yazıtlarına kazımış ve bin yıl İslâm medeniyetinin yıldızı olmuş bir milletin yetişkin insanlarının, korkular ve vehimlerle değil güven ve ümitle hareket etmesi beklenir.”[56] Milletimiz, İslâm’la müşerref olduktan sonra kendi kültürel değerleriyle İslâm’ın değerlerini bir potada eriterek yeni bir terkibe ulaşmışlardır. Orta-Asya steplerinden kalkıp gelerek Anadolu kapılarını zorlayan bu insanlar, 1071’de bu toprakları bir vatan haline getirmişlerdir. İki cihan serveri Hz.Peygâmber’in(s.a.v.) iltifatına mazhar olan Fatih Sultan Mehmet Han, 1453’te bir çağı kapatarak, İstanbul’u, Sezai Karakoç’un söylemiyle “ebedî başkent” haline getirmişti.

Nihayet 1923’te kurulan Türkiye Cumhuriyet’i ile devletimiz, laik, sosyal bir hukuk anlayışına kavuşmuş oldu. Kısa bir kronolojinin içine sığdırdığımız bu tarih şeridinde, aslında binlerce cildi dolduracak kadar zengin bir malumat bulunmaktadır. Uzun süre tarih sahnesinde bulunan bir milletin kader takvimi, hiçbir zaman düz bir çizgi değildir. Meseleye “ahlâkî yozlaşma” ve “kültürel kimlik” kaybı açısından baktığımızda, bu düz çizginin pek çok yerinde zik zaklar olduğunu görürüz. “Medeniyet, bir bütündür, Müesseseleri ve kıymet hükümleriyle beraber inkişaf eder. Umumî hayat değiştikçe, medeniyet de müessesleriyle ve kıymet hükümleriyle değişir.”[57] Aşağı yukarı bin yıllık bir tarihi mirasın en son bakiyesi olan Türkiye Cumhuriyet’ine gelinceye kadar pek çok olumsuz hadise yaşamış, nesiller de bu olumsuzluklar içinde mevcudiyetlerini sürdürmeye çalışmışlardır. Toplumda gözüken bazı aksaklıklar aslında “kültürel bağların” zayıflaması ve “değerlerin” yozlaştırılmasından ve yeni değerler üretilememesinden kaynaklanmaktadır. Bu bağların güçlendirilmesi ve değerlerin aslına uygun bir biçimde tekrar inşa edilmesi gerekmektedir. “Her çağın/toplumun kendine özgü değerleri ve bu değerleri anlama, yorumlama tarzı vardır. Fakat değerler de, toplumun değerleri anlama biçimi de zamanla değişmektedir.”[58]

Ahlâkî yozlaşmanın önüne geçebilmek için en başta köklü bir eğitim ve öğretim reformuna ihtiyaç vardır. Ülkenin genç nüfusunu vazife ve hak şuuruyla yetiştirerek, onlara millî ve moral değerleri aşılamak yöneticilerin en büyük gaye-i hayalî olması gerekir. Ülkenin genç nüfusu, yarını inşa edecek insanlardır. Onlar kısır çekişmelere, politik oyunlara kurban edilmemeli, vatan ve millet birliğinin teminatı olan “değerler/kıymetler” manzumesiyle yetiştirilmelidir. Felsefen tarihe, güzel sanatlardan musıkîye, estetikten, mimariye, tezhipten, minyatüre kadar pek çok ders günün şartlarına uygun, güncellenmiş bir biçimde müfredatlara konmalıdır. Böylece genç kuşaklar öğrendikleriyle millî kimliklerini inşa etmenin yollarını kavramış olacak ve istikbâle daha emin adımlarla yürüyeceklerdir. “Kim” ve “ne” olduğunu bilen şuurlu insanlar kolay kolay zaafların esiri olmayacak, maneviyatlarının kendilerine vermiş olduğu büyük bir güçle “bir irâde davası” ortaya koyacaklardır. Millî edebiyat döneminin lirik ve epik şairi Mehmet Emin Yurdakul, “Yurdumun Koçyiğitlerine” hitaben yazdığı “Cenge Giderken” şiirinde; Türk milletinin “kültürel” ve “ahlâkî” değerlerini tek tek terennüm ederek; onların her birini, bir “zihin durağı” haline getirir.

Ben bir Türk’üm; dinim, cinsim uludur;

Sinem, özüm ateş ile doludur.

İnsan olan vatanının kuludur.

Türk evlâdı evde durmaz giderim.

 Muhammed’in kitabını kaldırtmam;

 Osmancık’ın bayrağını aldırtmam;

Düşmanımı vatanıma saldırtmam.

Tanrı evi viran olmaz, giderim.

Tanrım şahit, duracağım sözümde;

Milletimin sevgileri özümde;

Vatanımdan başka şey yok gözümde.

Yâr yatağın düşman almaz, giderim.

 Unutma ki şairleri haykırmayan bir millet; sevenleri toprak olmuş öksüz çocuk gibidir.” Biz biliyoruz ki bir milletin şairleri susmadıkça, o milletin topraklarını işgal edemezsiniz. Şairler var oldukça, “kimliğimiz” ebediyete kadar yaşayacaktır.

[1]-Nurullah Çetin; Mankurtluk Külahı, Berikan Yayınevi, Ankara 2011, s.7.

[2]-Nurettin Topçu; Ahlâk Nizamı, Dergâh Yayınları, 3.baskı, İstanbul 1997, s.150.

[3]-Birol Emil;Türk Kültür ve Edebiyatından-1Meseleler,  Akçağ Yayınları, Ankara 1997, s.18,19

[4]-Orhan Türkdoğan; Millî Kültür Modernleşme ve İslâm, Birleşik Yayıncılık, İstanbul 1996, s.16.

[5]-Mehmet Kaplan; Kültür ve Dil, Dergâh Yayınları, İstanbul 1982, s.108.

[6]-Süleyman Hayri Bolay; “Küreselleşme ve Millî Kültürler”, Siyasi, Ekonomik ve Kültürel Boyutlarıyla Küreselleşme, editör: Cemal Uşak, Ufuk Kitapları, İstanbul 2002, s.60.

[7]-Mümtaz Turhan; Kültür Değişmeleri, Marmara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Vakfı Yayınları, İstanbul 1987,  s.48. İbrahim Kafesoğlu; Türk Millî Kültürü, Boğaziçi Yayınları, 5.baskı, İstanbul 1988, s.16.

[8] -Mustafa E Erkal; Sosyoloji, Der Yayınları Genişletilmiş 10.baskı, İstanbul 1999, s.141.

[9]-Mustafa Özbalcı; Kültür Köprüsü, Akçağ Yayınları, Ankara 2000, s.13.

[10]-İbrahim Kafesoğlu; Türk İslâm Sentezi, Ötüken Yayınları, İstanbul 1999, s.186,187.

[11]-Adı geçen mektup 21Aralık 1803’te yazılmış olup, Topkapı Sarayı Müzesi Arşivi, İstanbul 1938, XXVIII vesikada kayıtlıdır. Metnin aslına sadık kalan Edhem Eldem’in imlâsıyla aktarıyorum: “Paris’de Pale Royal tabir ederler bezestan gibi bir mahal var, amma gayet vüsatli dört tarafı dükkân, dükkânlarda envaı meta var. Üstleri oda, odalarda bin beş yüz karı ve beşyüz oğlan var ki kârları puştluğa münhasır. Gece gitmek muayyibden, gündüz be’îs olmamağla mahsus temaşasına vardık. İçerü girdikde cevanib-i erbaadan karılar ve erkekler gelene birer basma kâğıd veriyorlar. İçinde yazar ki şu kadar karılarım var, odam filan yerde, şu kadar akçeyedir Biri dahı şu kadar oğlanım var, yaşları şu kadardır, şu kadar akçe narhı var deyu mahsus basılmış kâğıdları var. Ve bunlardan gerek oğlan gerek karı frengi illetine uğrarlar ise, tımar etmek içün devlet tarafından muvazzaf hekimleri var. Ve karılar ve oğlanlar her bir adamın dört yanını muhasaraya alub kangımızı beğenür deyu beraber gezerler. Ve kibarı Pale Royal’a vardınız mı, karıları oğlanları beğendiniz mi deyu iftihar ederek sual ederzi(ler). Buracığını Hoca Abrahama okuyasız el-hamdülillah memalik-i islamiyede bu kadar oğlan ve gulampara yokdur.”, Edhem Eldem; “18 Yüzyıl ve Değişim”, Cogito Osmanlılar Özel Sayısı, Sayı:19, Yaz 1999, s.189.  Yeniliklerin zevk ve sefanın had safhada olduğu Lâle döneminde “ahlâkî” değelerin deformasyona uğradığını gösteren farklı kaynaklara ulaşmak mümkündür. “Prof. Dr. Münir Aktepe’nin yayıma hazırladığı ‘Şem’dânî-Zâde Fındıklılı Süleyman Efendi Tarihi’nin(‘Mür’i’-Tevârih’) ‘İbrahim Paşa’nın Etvârı’ bölümünde, Nevşehirli Damat İbrahim Paşa’nın, İstanbul’un değişik yerlerinde ‘dolablar ve beşikler ve Atlı-Karaca ve salıncaklar kurdurup, ricâl ve nisâ mahlût(kadın ve erkek bir arada) ve kadıncıklar salıncağa binüp inerken şâh-baz yiğidler kadınları kucağına alub, salıncağa koyub, çıkarub kadınların salıncakda uçkurları meydanda hoş-sadâ ile şarkılar çağırttığı’ anlatılır. Şem’dânî-Zâde’ye göre, Lâle Devri’nde İstanbul’da,’ehl-i ırz diyecek her mahallede beş hatun kalma(mıştır)’. Hilmi Yavuz; “Lâle Devri’nin Kadınları ve Mâhûrdan Gazel”, Zaman, 9 Mayıs 2012; “Kadınların Osmanlı toplumunda silik olmadığını” beyan eden Şerif Mardin bu tabloyu ideolojik çerçevede ele alıp değerlendirir. Şerif Mardin; Türk Modernleşmesi, İletişim Yayınları, 4.baskı, İstanbul 1995, s.68-69.

[12]-Yılmaz Özakpınar; İslâm Medeniyeti ve Türk Kültürü, Ötüken Yayınları, İstanbul 1999, s.20.

[13]-Bozkurt Güvenç; İnsan ve Kültür, Remzi Kitabevi, 7.baskı, İstanbul 1996,  s.101.

[14]-Erol Güngör; Ahlâk Psikolojisi ve Sosyal Ahlâk, Ötüken Yayınları, İstanbul 1997, s.19.

 [15]-Ahmet Hamdi Tanpınar; Yaşadığım Gibi, Dergâh, Yayınları, 2.baskı, İstanbul 1996, s.38.

[16]-Ahmet Hamdi Tanpınar; Yaşadığım Gibi, Dergâh, Yayınları, 2.baskı, İstanbul 1996, s.35/36

[17]-Kemal H. Karpat; Osmanlı’dan Günümüze Elitler ve Din, Timaş Yayınları, 2.baskı İstanbul 2009, s.13.

[18]-Mümtaz Turhan; Garplılaşmanın Neresindeyiz, Yağmur Yayınları, İstanbul 1980,s.68,69.

[19]– 1927’e göre 13 milyonu aşkın nüfusun % 16.25’i şehirlerde % 83.75’i kır alanlarında yaşamakta idi. 1980 yılında 45 milyona yakın nüfusun % 46.457’i şehirlerde % 53.55’i köylerde bulunuyordu. Bu rakamlar 1985’de % 47.2-% 52.8 1990’da % 57-% 43’tür. 1927-1935 yılları arasındaki nüfus artışı % 2.11 iken, şehirlerde % 2.38, kır alanında % 2.06 idi. 1975-1980 arasında genel artış % 2.06, şehirlerde % 3.81, köylerde % 0.67’dir. 100.000’lik şehir sayıları birkaçı geçmemektedir. Bu rakamlar Türkiye’de köyden şehre büyük bir nüfus kaymasının ve genel olarak hatırı sayılır bir nüfus artışının olduğunu göstermektedir.” Zeki Arslantürk-M.Tayfun Amman; Sosyoloji, Kavramlar-Kurumlar-Süreçler-Teoriler; Kaknüs Yayınları, İstanbul 2000, s.284-285.

[20]-Aydın Taneri; Türk Devlet Geleneği, M.E.B. Yayınları, İstanbul 1997, s.84.

[21]-Beşir Fuat ve Pozitivizmle ilgili geniş bilgi için şu kaynaklara bakılabilir. Murtaza Korlaelçi; Pozitivizmin Türkiye’ye Girişi(1980). M.Orhan Okay; İlk Türk Pozitivisti ve Naturalisti Beşir Fuad(1969). Beşir Fuat kendi el yazısıyla kaleme aldığı notlarında intiharının bütün detaylarını anlatmıştır. İnanç problemi yaşayan aydınların içine düştüğü bu durum, o dönemde nasıl bir değer karmaşasında olduğumuzun somut bir göstergesidir.

[22]-Ahmet Hamdi Tanpınar; 19 uncu Asır Türk Edebiyatı, Çağlayan Kitabevi, 9.baskı, İstanbul 2001, s.97.

[23]-Rıza Bağcı; Medeniyet Buhranı Edebiyatı Üzerine Araştırmalar, Kaynak Yayınları, İzmir 2006, s.71.

[24]-Erol Göka İle Mülakat “Teknomedyatik Dünyada Değerler”, konuşan: Ertan Tağman-Şenay Eray, Gelenekten Geleceğe, Temmuz-Ağustos-Eylül 2010, Sayı:3, s.32.

[25]-Hulusi Arslan; “Ahlâkî Değerler ve Modernizm”, Gelenekten Geleceğe, Temmuz-Ağustos-Eylül 2010, Sayı:3, s.98.

[26]-Mahmut Erol Kılıç; Hayatın Satır Araları, Sufi Kitap İstanbul 3013, s.20

[27]– Y. Furkan Şen; Türk Siyasal Kültüründe Millet Algısı ve Milliyetçilik, Yargı Yayınevi, Ankara 2015, s.348,349.

[28]-İdris Küçükömer; Düzenin Yabancılaşması, Alan Yayıncılık, 2.baskı İstanbul 1989, s.2-50.

[29]-Said Halim Paşa; Buhranlarımız ve Son Eserleri, hazırlayan: M.Ertuğrul Düzdağ, İz Yayıncılık, 2.baskı, İstanbul 1993, s.194.

[30]-Kibar Ayaydın; “Süleyman Hayri Bolay’da Felsefî Düşüncenin Kaynakları ve Pratik Materyalizm Kavramlaştırmasına Reorganik Bir Bakış”, Değirmen Dergisi Yüzyılın Filozofları Özel Sayısı, Ocak-Haziran 2016, Sayı:46, s.415,416.

[31]-Aydınlanma dönemi Avrupa’sında modernleşmeyle birlikte E.Durkheim’in sistemleştirdiği “dünyevileşmiş bir din” inşa edilmeye çalışılmıştır. Aklı ön plana alan rasyonalist tavırlar, bu kültür yelpazesini oluşturuyordu. Fakat Avrupa insanı aklın tahakkümcü ve kitleleri disipline edici yanına karşı bir tepki geliştirerek alaycı ve absürd bir yol olan Dandyizm’i benimsemişlerdir. Özgürlüklerine son derece düşkün olan kitleler rasyonalizme karşı irrasyonalizmi savunmuşlardır. Ali Yaşar Sarıbay, Thorstein Veblen’in The Theory of Leisure Class isimli kitabından yaptığı iktibasları yorumladığı bir yazısında, “Gösterişçi tüketim”i ve “Değer”lerin bir meta gibi harcanmasını postmodern kültür bağlamında değerlendirir. Ulaştığı sonucu “dinin değer” kavramıyla bir simetri oluşturarak “anomi” ve “yabancılaşmayı” bu bağlamda  izah eder. “Veblen’nin tasvirinden çıkarsamalarımız, mottosu ‘görünüyorum o halde varım’ olan günümüz postmodern kültürü için özellikle geçerlidir. Tüketimcilik artık bir hayat tarzı olarak sadece teknolojiyi, müziği, modayı, sporu değil; en önemlisi   ‘değerleri’ bir meta gibi tüketilir kılmakta ve kendini göstermenin, bu yolla var olmanın aracı haline gelmiş bulunmaktadır. Din postmodern kültürde bir inanç olarak mukabeleye değil, mübadeleye tâbi hale gelmiştir. Din inanç olarak yaşanmamakta, gösterişçi şekilde tüketilmektedir. Din, öğrenilmesinde, anlaşılmasında, yaşanmasında emek sarf edilmesi gereken bir inanç değil; ilgi çekmeyi sağlayan bir gösteriş şekli olarak algılanmaktadır: Lüks otellerde iftar yemekleri verilmekte; tesettürlü gelinlikle o otellerde düğün yapılmakta; fakirlere yardım etmeye Tv kameralarıyla gidilmekte; namaz kılarken poz verilmekte; tesettür defilesi yapılmakta; moda çok yakından takip edilmekte; inançlı olunduğu her yerde ve her vesileyle gösterilmektedir. Postmodern kültür ‘anomi’nin kurumlaşması olarak dini hayatın yaşanışına ‘gösterişçi’ bir boyut katar görünmektedir.” Ali Yaşar Sarıbay; Demokrasinin Sosyolojisi, Timaş Yayınları, 2.baskı, s.212-225.

[32]-Kemal H. Karpat; İslâm’ın Siyallaşması, İngilizceden çeviren:Şiar Yalçın, İstanbul Bilgi Üniversitesi Yayınları, İstanbul 2004, s.780.

[33]-Şerif Mardin; İdeoloji, İletişim Yayınları, 5.baskı, İstanbul 1999, s.118.

[34]– Yusuf Kaplan; “İslâmcılık: Bir Medeniyet Fikri ve Yolculuğu”, Türkiye’de İslâmcılık Düşüncesi ve Hareketi, Sempozyum Tebliğleri, editörler:İsmail Kara-Asım Öz, Zeytinburnu Belediyesi Kültür Yayınları, İstanbul 2013, s.787

[35]– Ali Bulaç; Din ve Siyaset, İnkılâp Yayınları, İstanbul 2014, s.51.

[36]-Nevzat Köseoğlu; Millî Kültür ve Kimlik, Ötüken Yayınları, İstanbul 1992, s.155.

[37]-Âmiran Kurtkan; Türk Milletinin Manevî Değerleri, M.E.B. Yayınları, İstanbul 2000, s.34.

[38]-Hakan Poyraz; “Bir Değer Olarak İnanç”, Gelenekten Geleceğe, Temmuz-Ağustos-Eylül 2010, Sayı:3, s.36,37.

[39]-Nurettin Topçu; Kültür ve Medeniyet, Dergâh Yayınları, 2.baskı, İstanbul 1998, s.119.

[40]-Orhan Türkdoğan; Değişme Kültür ve Sosyal Çözülme; Birleşik Yayıncılık, 2.baskı. İstanbul 1996, s.219.

[41]-Ercüment Kuran; Türkiye’nin Batılılaşması ve Millî Meseleler, Türkiye Diyanet Vakfı Yayınları,  2.baskı, Ankara 1997, s.327-330.

[42]-Olcay Yazıcı; Nemrut Ateşi; TEV Yayınları, İstanbul 2004, s.12,14.

[43]-Ahmet Hamdi Tanpınar, Mücevherlerin Sırrı, Hazırlayanlar: İlyas Dirin-Turgay Anar-Şaban Özdemir, YKY, İstanbul 2002, s.199

[44]– Hilmi Yavuz; Osmanlılık Kültür Kimlik, Boyut Yayınları, İstanbul 1998, s.51

 [45]-Hulusi Arslan; “Ahlâkî Değerler ve Modernizm”, Gelenekten Geleceğe, Temmuz-Ağustos-Eylül 2010, Sayı:3, s.100.

[46]-Hulusi Arslan; a.g.y. s.102.

[47]-“İnternet kullanıcılarının yüzde 70’i sanal dünyayı ‘yıkıcı ve kötü amaçlar’da kullanmaktadır. 2006’daki bir araştırmaya göre 13 milyon pornografik site var, bu toplam internet sitelerinin yüzde 12’sine tekabül ediyor. İnsanda ahlâkî ve manevî kayıplara yol açan sitelere her saniyede 56 bin internet kullanıcısı takılıyor. Günlük e-posta mesajlarının yüzde 8’i pornografi içeriyor. Yıllık kazancı 200 milyar dolara ulaşan söz konusu sitelerin ağlarına takılmalar 11 yaşında başlıyor, 70 yaşına kadar devam ediyor. Özellikle ergenlik çağındaki internet kullanıcıları arasında bu ağlara takılmayan yok gibi. Modern insanın niçin internete bağımlı hale geldiği sorulmaya değer. Açık olan şu ki, büyüme ideolojisiyle sürekli tatminsiz-doyumsuz hale getirilen insan, sanal âlemde sükûn, huzur veya mutluluk arıyorsa, aradığı şeyin tam aksini bulabiliyor. En azından bağımlılığın dışında aile kurumunun zedelendiğini, evliliklerin sarsıldığı, bilinçaltının dışa vurup patlamasıyla hayâ duygusu ve ahlâkî limitlere riayetsizliğin sıradanlaştığı ortadadır. Birçok ev kadını veya koca, eşleri yatakta mışıl mışıl uyurken, onlar başkalarıyla sanal dünyada cinselliğin en girdaplı tünellerinde birlikte gezinti yapabiliyorlar. Bunun giderek boşanmaları tetiklediğini mahkeme kayıtlarını izleyerek tespit etmek mümkün(dür).” Ali Bulaç; Postmodern Kaosta Kıble Arayışı İnkılâp Kitabevi, İstanbul 2012, s.262-269.

[48]-Bozkurt Güvenç; Kültürün ABC’si, YKY 4.baskı, İstanbul 2007, s.87.

[49]-Halil İnalcık; Rönesans Avrupası Türkiye’nin Batı Medeniyetiyle Özdeşleşme Süreci, Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, 2.baskı, İstanbul 2011, s.385.

[50]-Yılmaz Özakpınar; Kültür ve Medeniyet Üzerine Denemeler, Ötüken Yayınları, İstanbul 1980, s.234,235.

[51]– Yılmaz Özakpınar; Kültür ve Medeniyet Anlayışları ve Bir Medeniyet Teorisi, Ötüken Yayınları,  İstanbul 1999, s.46,63.

[52] – s.35.

[53]– Ahmet Turan Alkan; Ateş Tecrübeleri, Ötüken Yayınları, İstanbul 1996, s.249.

[54]-Mehmet Kaplan; Büyük Türkiye Rüyası; Dergâh Yayınları, 3.baskı, İstanbul 1992, s.30.

[55]-Orhan Türkdoğan; Değişme Kültür ve Sosyal Çözülme, Birleşik Yayıncılık, 2.baskı, İstanbul 1996, s.219.

[56]– Yılmaz Özakpınar; Kültür ve Medeniyet Üzerine Denemeler, Ötüken Yayınları, İstanbul 1980, s.240.

[57]-Ahmet Hamdi Tanpınar; Yaşadığım Gibi, Dergâh, Yayınları, 2.baskı, İstanbul 1996, s.35

[58]– Mehmet Yazıcı; “Toplumsal Değişim ve Sosyal Değerler”, Turkish Studies, Volume8/8 Summer 2013, 2013, s.1495.

SHARE
Millet Derneği İstanbul Şubesi hakkında bütün haberler, semineler ve faaliyetleri takip edebilirsiniz.

YORUM YOK

VER