DÜZYAZI DALINDA İKİNCİ OLAN ESER

KÜLTÜREL KİMLİK KAYBI VE AHLÂKİ YOZLAŞMADA İLLİYET BAĞI…

Türkiye Cumhuriyeti’nin temeli kültürdür.” (M.K.Atatürk’ün 1 Mart 1922 TBMM’ i açılış konuşmasından.)

Geçtiğimiz yıldı. Almanya’nın başkenti Berlin’de, 10 kişilik proje ekibimiz ve rehberimiz Hülya hanımla metroya bindik. Bir sonraki duraktan binen yolcuların arasında,  ayakta zor duran iki yaşlı Alman bayan  bulunduğumuz bölüme yöneldiler. Birisinin elinde beyaz bir asa olan bayanlara,  boş yer kalmadığı için iki arkadaş kalkarak ve tebessüm ederek yer gösterdik. Bu durum karşısında, yanımızda bulunan Alman geçlerin davranışlarından büyüklerine ilgi göstermedikleri gibi, bir rahatsızlık da duymadıklarını gözlemledik. Yaşlı bayanlar biz anlamadık ama, yol boyunca  kendi aralarında bir şeyler konuştular. Metrodan indiğimizde rehberimiz Hülya hanım bize, “Arkadaşlar, sizin kendilerine yer vermeniz üzerine o iki bayandan birisi diğerine şöyle dedi.  Tanımıyorum ama bunlar Türk. Uzun süre İstanbul’da kaldım. Bir yaşlı ayaktayken Türkler oturmayı kendilerine yakıştıramazlar. Bu onlarda bir kültürdür.” Sözlerini aktardı. Kültürel kimliğin, tutum ve davranışları etkileyen yönünü gösteren bir anekdotumu öğrencilerimle her fırsatta paylaştım.

KİMLİK,  KÜLTÜR VE AHLÂK SARMALINDA TOPLUMSAL VAROLUŞ…

Esasen kültür, biyolojik, sosyolojik, etnik, yapı ve yapılanmaların, tanım ve anlatımlarında da kullanılan bir kavramdır. Öte yandan, canlı cansız her olgu bir isim ve kimlikle anılır. İnsan, millet, kavim, elma, kurt, kurum, kulüp, bölge, vs. Bir isim ve kimlikle tanımlanırlar. Buda gösteriyor ki kimliği  olmayan, bir olgu ve oluşumun varlığından bahis mümkün değildir.

Biz konuyu kimlik, kültür ve ahlâk boyutunda ama, toplumun yapılanması ve yaşantısı özelinde ele alacağız. Bu bağlamda, bir kimlikle var olan ve anılan bir birey, toplum ve kurum kültürel gerekliliğe ihtiyaç duyar. Nitekim, Atatürk “Türkiye Cumhuriyeti’nin temeli kültürdür” derken devletin kültür temelsiz var olamayacağına  vurgu yapmıştır. Yine, yukarıda örneğini verdiğimiz olayda, aynı durum karşısında ve iki ayrı millet mensubunun farklı tutum sergilemesi ancak kültürel kimlik farkıyla izah edilebilir.

Burada, kimlik kavramına bir tanımlama getirmek konunun anlaşılmasına katkı sağlayacaktır. Kimliğin konusuna göre farklı kültür tanımlamaları yapmak mümkündür. Ancak, Türk Dil Kurumu’nun kimlikle ilgili şu tanımı konunun anlaşılmasını bizce yeterli kılacaktır  . “ Toplumsal bir varlık olarak insana özgü olan belirti, nitelik ve özelliklerle, birinin belirli bir kimse olmasını sağlayan şartların bütünüdür.”  ‘hars’, ‘ekin’ kavramlarıyla da kullanılan kültüre, yine Türk Dil Kurumu şöyle bir tanım getiriyor. ”Tarihsel ve toplumsal gelişme sürecinde yaratılan bütün, maddi ve manevi değerler ile bunları yaratmada, sonraki nesillere iletmede kullanılan, doğal ve toplumsal çevresine egemenliğinin ölçüsünü gösteren araçların bütünüdür.” Bu tanımlardan ve yaptığımız ön açıklamalardan şu çıkarımlarda bulunmak  mümkündür:

  • Kültür, birey, toplum ve kurum kimliklerinin, ayırım ve izah işaretidir.
  • Bir birikimin ve tecrübenin sonucu olan kültür toplumların, yaşam ve davranış kalıplarının nedeni ve referansıdır.
  • Kültür, temsil ettiği toplumun varlığını ve geleceğini korumak adına, kılavuzluk ve siper edinme özelliği taşır.
  • Kültür, bir kişiyi, milleti ve devleti diğerlerinden ayıran, fark ettiren, tutum ve davranışların nedenidir.
  • Kültür, tabu ve dogmatik bir özellik taşımaz. Aksine zamanın, ihtiyaç ve icaplarına göre güncellenebilen fakat, kendi özünü de değiştirmeyen bir sosyolojik olgudur.
  • Kültür, ait olduğu kişi, kurum ve toplumlarda, bireysel düşünme ve davranma iradesinin, dışında ve üzerinde bir anlayışla sürdürülebilir bir sosyalleşmeye vücut verir.
  • Kültür, kimliğe şekil verir, ciddiyet ve  şahsiyet kazandırır. Mensup olduğu topluma bir yaşam tarzı dikte eder. Kendi içinde bireylere yüklediği misyonla, sosyalleşme ve millet olma bilinci aşılar. Toplum içi ilişki ve iletişimleri ortak kurallar içinde anlamlı davranışa dönüştürür. Diğer toplumlar karşısında farkını ortaya koyarak, temsil yeteneğini artırır. Milletin gelişmeler ve olaylar karşısında ortak birlik, dirlik ve bütünlüğünü kolaylaştırır. Bu ise, toplumun gücünü, enerjisini artırarak sosyal bir dinamizm yaratır.

Kültür, aynı zamanda toplum bireylerinin uymak zorunda oldukları, söylem ve  eylem boyutunda gereken davranış kalıplarını ortaya koyar ki, bu durumun yaşamsal sürdürülebilirliğini ise  ahlâk kuralları sağlar. Buda gösteriyor ki ahlâk, kişi ve toplumları kültür normlarına uymaya yönlendiren, zorlayan sosyo psikolojik ve manevi bir sistemdir. Ahlâki yapılanma, toplumun kültürel kaynaklarından beslenir. Bir bakıma, kültür ve ahlâk birbirinin hem nedeni, hem sonucu ve  amacıdır da denebilir. Bu açıdan, kültür ait olduğu topluma kimlik boyutunda sosyolojik bir misyon  yükler. Ahlâk ise davranışsal boyutta bu işleyişi denetler diyebiliriz.

KÜLTÜRÜ VAR EDEN ETMENLER VE KİMLİĞE ETKİLERİ.

Kültürel kimlik, dogmatik olmayıp doğuştan itibaren elde edilen, yaşamsal deneyimlerle kazanılan bir yapıdır. Bu yapı toplumun ortak değerlerinden, adet ve örflerinden, ahlâk anlayışından, edebiyat, müzik ve mimarisinden, dininden ve dilinden, mutfağından ve el sanatlarından, kısacası toplumun, hisse ve haz aldığı ortak yaşam zemininden beslenen bir kader birlikteliğidir. Bu izahlardan şu sonuca varabiliriz. Kültür ve kimlik, insan, toplum ve kurumlara değer katan, onları şahsiyetli ve anlamlı kılan iki zaruri ve objektif bileşendir. Bir başka ifadeyle kültür, bir sosyal statü çerçevesinde ‘ben’leri, ‘biz’leştiren  sosyo-psikolojik ve manevi bir dokudur.

Kültürün, toplumların sahip olduğu inanç sistemleri, tarihi birikimleri ve  yaşama dair değer yargılarından beslendiği sosyolojik bir olgudur. Çinliler,” İnsan ne yiyorsa odur.” Derler. Bu söz biyolojik bir anlam içerse de, sosyolojik ve kültürel bir değerlendirmeye engel teşkil etmez. Sadi Şirazi der ki,”  İnsan bir varil gibidir, ne varsa içinde onu dışa verir. Zift varsa zift, bal varsa bal.” Yani, beslenme kaynaklarının niteliği  toplumsal  dinamizmin hem  nedeni, hem de  sonucudur diyebiliriz. Dolayısıyla, toplumlar ve kurumlar ait oldukları kültür dinamizmine göre diğer, toplum ve kurumlardan farklı misyon üstlenirler.

 Aralarında yakın bir illiyet bağı olan, kimlik, kültür ve ahlâk birlikteliği sosyolojik süreçte bireylerin aidiyet duygusunu, bilinçli  katılım ve paylaşım davranışlarını da ortaya çıkarır. Bu ise aynı zamanda, bireylerin iç dünyasında millet olma bilincini, inancını ve kararını tahkim eder. Böylelikle toplumun etnik ve sosyal bütün katmanları arasında kültürel mutabakatın zemini oluşur. Bu sonuç özelde toplumun kendi içinde güçlenmesini ve bütünleşmesini sağlarken, genelde hakim kültürlerin muhtemel, etki ve saldırılarına karşı da bünyesel bir dayanıklılık kazandırır. Zira, değişen dünya şartları ve sınır tanımaz teknolojik   gelişmeler, hakim kültürlerin yayılmacı ve emperyalist  düşüncelerini hep gündemde tutmuştur. Özellikle, soğuk harp sonrası  ve globalleşme sürecinde, “çok kültürlülük” artmış, gelişen bilişim teknolojisi kültürel geçişkenliği kolaylaştırmış,  buna bağlı olarak da ‘medeniyetler çatışması’ kültürel fay hatlarını, tetiklemiş ve derinleştirmeye başlamıştır. Nitekim hakim kültürlerin etki alanında kalan, az gelişmiş yada gelişmekte olan  toplumların sosyo-kültürel ve sosyo-ekonomik alışkanlıklarından, beslenme tarzlarına  kadar bir çok alanda  ki yaşam tarzlarının alt üst olduğunu söylemek abartı olmaz. Millet olarak bizimde önemli ölçüde, kültürel bir erozyon süreci yaşadığımız vakıalarla ortada. Dahası, toplum olarak milli ve yerli olan, duygu ve düşüncelerimiz aşınmaya, zarif ve doğal olan ilişki ve alışkanlıklarımız gittikçe  yapaylaşmaya ve yabancılaşmaya başlamıştır. Her sonucun bir nedeni ve bedeli vardır. Son yıllarda bir çok alanda yaşadığımız sosyolojik ve kurumsal  oluşlar, kimlik kültürümüz ve ahlâk kurallarımızda ki dejenerasyonun kaçınılmaz bir sonucudur.

KÜLTÜREL ÇÜRÜMENİN SİNYALLERİ.

Dün, çocuğunun eve getirdiği bir yumurtanın hesabını soran bir anlayıştan bugün, “üzümü ye bağını sorma” durumuna gelinmişse, dün, “helâl kazanç kutsaldır” anlayışı bugün yerini, “gemisini kurtaran kaptandır” deyişine bırakmışsa, kadim ve toplumsal diğerkâmlık  duygumuz, “bana dokunmayan yılan bin yaşasın” anlayışına kurban verilmişse, kültürümüzün ana  kaynağı, muazzez dinimizin, “emanetlerin ehil ve liyakat sahiplerine verilmediğinde başımıza gelecekler”  uyarısı kulak ardı ediliyorsa eğer; dahası, ”amaç vasıtayı meşru kılar” materyalist anlayışı insanlarımızın belleğinde yer bulmaya başlamışsa, millet olarak ahlâk ve kültür yapımızda çürüme başlamıştır demektir.

Son zamanlarda  sık görülmeye başlanan cenaze merasimlerimizde mevtanın namazı kılınmadığı gibi, alkışlarla, karanfillerle uğurlanması, kabrine, yada öldüğü yere mumlar yakılması, kimi başarıların şerefine şampanya patlatılması, şahıs, yer ve tabelâ isimlerinin İngilizce verilmesi ve daha acısı bu kültürel değişimlerin normâl karşılanmaya başlaması, sosyo-kültürel ve ahlâki deformasyonun getirisi değil midir?

 Dini ve milli bayram günlerimizi toplumsal, kaynaşma ve kucaklaşmanın ortamı olmaktan çıkarıp, tatil yapmanın fırsatına dönüştürmek ne acı? Adet, ahlâk ve hukuk dışı bir anlayışla, işlerimizi aracı koyarak,  rüşvet alıp/vererek halletmek ve adını da, “kolaylaştırma vergisi” diyerek lakaytlık sergilemek ne talihsizlik. Bu ve benzer bir çok tehlikeli sonuçlar kimlik kaybımızın ana nedeni durumundadır.

ÇARE VARDIR, ÜMİTSİZLİK YOKTUR.

Bu çileli ama, dualı millet dün büyük savaşlara, sosyo-ekonomik ve siyasi badirelere rağmen bugün, yaşadığımız ayırımcı, yıkıcı, tehdit ve terör eylemlerinin etkisi lokâl kalıyor, sosyal katmanlar ve etnik unsurlar arasında bir iç savaş çıkmıyorsa, kültür dinamiklerimiz hâlâ canlılığını ve özünü koruyor demektir. Ayrıca tarihi deneyimlerle oluşan kadim kültürümüzün ve kimliğimizin tartışılacak bir yanı da yoktur.

“Yiğit düştüğü yerden kalkar” diye bir öz deyişimiz vardır. Düştüğümüz yerden kalacağız. M.K.Atatürk’ün Amasya Kongresinde,”Milletin İstiklâlini Yine Milletin Azim ve Kararı Kurtaracaktır” dediği gibi; kendi dünyamızda, kendi kararımız ve  çabamızla olacaktır her şey. Ancak, çözüm sorunun varlığını kabulle başlar. Başımızı kuma gömmeden, öncelikle toplum ve devlet olarak bir  kültürel kimlik kaybı ve ahlâki çözülme yaşandığını görmek ve kabul etmemiz gerekir. Sonrası, “Tedbir almak problemi çözmekten kolaydır.” Düsturuna uygun, tedbirler ve politikalar geliştirmek lâzım gelir. Aksi halde, yarın geç kalınabilir. İpin ucu kaçtığında da geri dönüş daha masraflı ve zor olacaktır.

 Milletleşme sürdürülebilir bir çabayı gerektirir. Görev devletin ulvi uhdesindedir. Toplum olarak, kültür ve ahlâk değerlerimizi oluşturan tarih bilincimizi, vatan ve bayrak birliğimizi, aile yapımızı, dinimizi ve dilimizi  koruyup geliştirerek gelecek nesillerimize aktarmak durumundayız. Bu iş şüphesiz devletin meşru eli ve politikalarıyla görülecektir.

Tedbirler ve çözümler konusunda millet olarak çaresiz değiliz. Tarihi birikimimiz, beşeri potansiyelimiz, kültürel, ahlâki, donanım ve kaynaklarımız vardır ve yeterlidir. Mesele doğru politika ve uygulamalarla bu dinamiklerin açığa çıkarılması, pratiğe dökülerek yaşama geçirilmesidir. Görsel ve işitsel medya dünyamızda, yayın, yazım ve yazılım hayatımızda,  sanat, eğitim ve bilim camiamızda kültür politikalarını destekleyecek, besleyecek argümanlarımız vardır. Kültür kükreyişinin sosyal atmosferimizi sarıp sarmalaması için  Türkiye’mizde, her imkân ve malzeme mevcuttur. Mesele, ehliyet ve liyakat ekseninde doğru politikalar üretebilmektir.

 Abdulkadir TÜRK

 

SHARE
Millet Derneği İstanbul Şubesi hakkında bütün haberler, semineler ve faaliyetleri takip edebilirsiniz.

YORUM YOK

VER