Okumak ve Yazmak Üzerine – 2

Yazma konusuna geçmeden okuma ile ilgili bir iki hususa değinelim. Arapça′da okumanın bir de tebliğ ve duyuru boyutu vardır. Nitekim Anadolu′da düğünleri duyuran – mendil vb. bir hediye de vererek- kişilere “okuyucu” denir. Halbuki bir şey okumamaktadır. Yaptığı bir çağrıdır. Demek ki okumanın, bilginin insana yüklediği tebliğ, duyuru ve çağrı boyutu da okumanın anlamları arasında…

Yazmaya gelince, okumaya göre daha özel bir durum olduğu açıktır. Rahmetli Fethi Gemuhluoğlu′na niçin yazmadığı sorulduğunda: “Oku (ikra′) emri umumidir ama yazma emri hususidir” dermiş. Sevenleri, ölümünden sonra konuşmalarını kitap haline getirdiler. Tarihimizde yüzlerce hatta binlerce kitabı ezberlemiş, “ayaklı kütüphane” diye anılan nice bilgelerden de kitap yazmayanlar olmuştur. Fakat onlar da doyumsuz sohbetleriyle pek çok insan yetiştirmiş, adeta “konuşan kitaplar” yazmışlardır.

Aslında yazı kabiliyeti kendisini küçük yaşlardan itibaren belli eder. Çevrelerinden destek görenler bu konuda daha şanslı sayılsa da kaynağı kaptılan bir suyun bir yerden tekrar akmağa başlaması gibi umumiyetle ileride bu kabiliyet meyvelerini verir.

Kitap yazımı konusunda “kırk kitap okunmadan bir kitap yazılmaz” denilmiştir. Ama klasik eserlere imza atan ve bütün dünyada okunan yazarlar arasında tam bir “kitap kurdu” olanlar olduğu gibi; çok az kitap okuyarak yazanlar da vardır… Elinize kalemi aldıktan sonra artık arkası gelecektir. Ömer Seyfettin gibi genç yaş ve kısacık hayata -otuz altı yaşında öldü- onlarca kitap sığdıranlar olduğu gibi ileri yaşlarda yazmaya başlayanlar da çoktur. İlk aklıma gelen altmış yaşından sonra yazmaya başlayan Aydın Boysan… Bu günlerde altmışıncı kitabını yayınlamıştır zannediyorum. Hakeza Celal Bayar, ahir ömründe -doksanına merdiven dayamıştı- “Ben de Yazdım” deyip, aynı adlı sekiz ciltlik hatıralarını yayınlamıştı.

Okuduğum, Batı′da yapılan bir ilmi araştırmaya göre, insan beyninin en verimli çağı yirmi altı yaş olarak tespit edilmiş. Bu arada “Aykut Edibali genç yaşta bunları nasıl yazdı?” diye bulanık suda balık avlamak isteyenlere ithaf olunur… Gençlere tavsiyem, bu çağı iyi değerlendirmeleri, saçı dökülmüş gençlere de Celal Bayar′ı hatırlamaları… Derler ki, insan kırklı yaşlara geldiğinde: “Eyvah! Dikili ağacım bile yok” deyip dünya malına saldırır; altmışlı yaşlara geldiğinde de: “Geride bir şey bırakamadan gideceğim” endişesiyle bir gayret içerisine girermiş. İşin doğrusunu Yahya Kemal, ölmeden bir kaç gün önce söylemiş: Ölmek değildir ömrümüzün en feci işi, Müşkül budur ki ölmeden evvel ölür kişi. Ancak kişi bir yazmaya başladı mı artık yazmak istemese de yapamaz. Sait Faik bir ara yazmamaya karar verir. Burgazadası′nda yaşamaktadır. Bir süre sonra o kadar huzursuz olur ki çamların altına gider. Sonrasını şöyle anlatır: “Yerden bir sigara kağıdı buldum. Kurşun kalemimi çakı ile yonttum. Yazmaya başladım. Yazmasaydım, çıldıracaktım…” Şair ve yazar İsmet Özel′in gazetedeki köşe yazılarına “artık yazmayacağım” diyerek son verip, bir müddet sonra tekrar yazmaya başladığına iki defa şahit oldum. Bu günlerde de aylık bir dergi çıkarıyor. kendisine ve ekibine başarılar diliyorum.

Eğer gönlünüzde yazma tutkusu varsa, kolay kolay ona mani olabileceğinizi zannetmiyorum. Babıali′de emekliliği olmayan iki meslekten birinin gazetecilik olduğu söylenirdi. Ama siz siz olun sadece “yazmış olmak için” için yazmayın. Turgut Özal başbakanlığı döneminde, muhalif bir gazete olan Güneş gazetesini Kıbrıslı işadamı Asil Nadir′e satın aldırmıştı. Mehmet Barlas′ı da çok iyi bir transfer ücreti ve aylıkla “Başyazar” yapmıştı. Bunun üzerine kendisi gerçek bir başyazar olan Bedii Faik: “Mehmet Barlas başyazar sütununda yazıyor diye başyazar olmaz” demişti. Gerçekten de zaman üstadı haklı çıkardı. M. Barlas, yazılarından çok patronu adına devlet yetkilileri ile yaptığı görüşmelerle hatırlandı. Bu olay bir taraftan gazetecilerin cebinin para görmesi gibi iyi bir netice doğururken öbür taraftan çirkin bir uygulamayı başlattı. Muhalif basını satın alarak susturmak… AKP iktidarı: “Menderes, Özal çizgisinin devamıyız…” deyip, Özal′ın bu çirkin uygulamasını devam ettirdi. Hem de devlet imkanlarını kullanarak. TMSF vasıtasıyla el koyduğu muhalif basını eş, dost, akrabaya peşkeş çekip, yağdanlık ve yalakalardan oluşan bir “yandaş medya” oluşturdu. Şimdilerde çakma başyazar ve yalaka kalemlerden geçilmez oldu…
Bedii Faik merhum, Özal′ın yeni Başbakan olduğu günlerde büyük bir reklam kampanyası ile Tercüman Gazetesi′ne geçmişti. Azat kabul etmez bir Amerikan uşağı olan Turgut Özal, memleketi olan Malatya′ya gitmiş; “great Özal”, “welcome to Malatya” gibi İngilizce(!) pankartlarla karşılanmıştı… Bedii Faik, birinci sayfadaki “Gong” başlığı altında ilk yazısını yazdı: “Halt yemenin Arapçası…” Bu üç kelimelik yazı ilk ve son yazısı oldu. Çünkü gazetenin sahipleri yalaka idi. Tayyip beyin “küçük bir okul servisi sahipliği”nden, “ülkenin sayılı holdinglerinden biri” haline getirdiği şirketin gazetesinden “fikir namusları” sebebiyle kovulan yazarları alt alta yazsak, uzun bir liste oluşturur. Şimdi “paralel yapı” diye devletin bütün imkanlarını kullanarak tasfiye etmeğe çalıştıkları, o günlerde “kankaları” olan ekibin Pensilvanya′daki başını eleştirmel bile gazeteden atılma sebebiydi.
Özal öncesinde gazeteci ve yazarların paraları yoktu ama “fikir namusları” vardı. Mesela Peyami Safa, “Türk İnkılâbına Bakışlar” adlı eseri ile “devrim” adı altında yapılanları ilk eleştirenlerden birisi idi. “Eski Tüfekler”den Dr. Hikmet Kıvılcımlı: “Peyami Safa′yı komünist yapabilseydik, Türkiye′yi komünist yapardık…” derken haksız sayılmazdı. İşte bu Üstat öldüğü zaman, borçları mal varlığından çok olduğu için varisleri mirasını reddedeceklerdi…
Şiirimizin son dönem büyük üstatlarından Yahya Kemal:
“Ölmek değildir ömrümüzün en feci işi,
Müşkül budur ki ölmeden evvel ölür kişi.”

derken bu “yaşayan ölüleri” de kastetmiyor mu? Bu hamur daha çok su götürür. Gelin sözü bir çağrı ile noktalayalım: Haydi gençler! Önce OKUMA, sonra da YAZMA seferberliğine!..

SHARE

YORUM YOK

VER