Okumak ve Yazmak Üzerine 1

Millet Derneği′nden sitesinde yazı yazmam istendiğinde, ilk yazının hangi konuda olması üzerinde düşündüm. Aktüel konuların cazibesine kapılmadan, okumak ve yazmak üzerine bir hasbihal yapmayı tercih ettim.
Yazının icadından beri bazıları yazmış, birileri de bunları okumuştur. Günümüzde -elektronik kitaplar, internet vb.- de devreye girince okunacaklar o kadar çoğaldı ki, okuyucu tercihte zorlanmaktadır. Hele gençler için bu durum bir mesele olarak karşımıza çıkmaktadır. Okuma alışkanlığının kazandırılması, daha ziyade anne – babalar ile öğretmenlere düşen bir görev olarak karşımıza çıkmaktadır. Bizim çocukluğumuzda çocuk kitapları çok azdı. Bu gün ise çizgi filmlerle başlayıp; tercüme ve çocukları cezbedici çocuk kitapları her tarafı istila etti. İnsan şahsiyetinin çok küçük yaşlarda şekillendiği hatırlanırsa, konunun önemi anlaşılır. Bizim inanç ve kültürümüzden beslenen, yerli çizgi film ve çocuk kitapları son günlerde artmakla birlikte, yetersiz olduğu açıktır.
Okuma alışkanlığı kazanmaya aday gencin nereden başlayacağı, neler okuması gerektiği problemi karşımıza çıkmış oluyor. Mevlana′nın “pergel metaforu” diye bilinen: “Pergelin bir ayağını sabitleyip, diğer ayağı ile değişik kültürler üzerinde gezinmek” şeklinde özetlenebilecek izahı örnek olarak alınabilir. Demek ki önce kendi inanç, kültür ve medeniyetimizi tanıyıp, özümsemeliyiz. O zaman biz de bir ayağımızı sabitlemiş oluruz. Bunun yolu, yordamı önem arzediyor. Bunun için kültürümüzün temel kitap ve kaynaklarının, tarihimizin, musikimizin, edebiyatımızın okunması ve öğrenilmesi gerekiyor. Merhum Cemil Meriç: “Bütün kitaplar bir tek kitabın daha iyi anlaşılması için okunur” sözü ile hedefi ne kadar doğru belirlemiştir.
Hangi kitaplarla başlamalı? Biz, – yetmişli yılların başlarında- Sn. Aykut Edibali′nin yönlendirmesi ile merhum Hasan Basri Çantay′ın üç ciltlik meali ile başlamıştık. O günlerde meal sayısı çok azdı. Şimdiki nesil bizden daha şanslı. İleride vereceğim bir ayet meali için yirmi dokuz ayrı meali on dakikada karşılaştırdım. Tabii bunların bir kısmının hata ve yanlışlarla malul olduğunu ifade etmeliyim. Sözün burasında, elimizdeki meal, tefsir, ilmihal vb. kitapların Osmanlı medreselerinin son dönem âlimleri tarafından yazıldığını unutmayalım. Birilerinin “medreseler bozulmuştu” söyleminin yalan, yanlış ve olduğunu ispata sırf bu durum bile yeterlidir. Yine tavsiye ile okuduğumuz merhum Zekai Konrapa′nın “Peygamberimiz, İslam Dini ve Aşere- i Mübeşşere” isimli siyeri çok faydalı olmuştu. Dinamik ve gerçekçi bakış açısı, tek ciltlik derli toplu yapısı ile çok yerinde bir başlangıç eseridir. Arkasından daha teferruatlı siyer kitaplarını kendiniz bulacaksınız. Doğru inanç ve temel milli kültürün yerleşmesinde, camiamızca iyi bilinen, Osmanlı medreselerinde asırlarca okutulmuş Ömer Nesefi′nin “Akaid” kitabının müstesna bir yerinin olduğu muhakkaktır. Gurup halinde okunup, özümsenmesi gerekir.
Artık pergelin bir ucu sabitlenmiştir. Ismarlama yazılmamış tarih, edebiyat -özellikle Divan Edebiyatı- ve klasik musikimiz incelenip, anlaşılması ile bu fasıl tamamlanmış olacaktır. Gelişen teknoloji büyük oranda işi kolaylaştırmasına rağmen, Osmanlı Türkçesi′nin (Osmanlıca) öğrenilmesi çok daha isabetli olacaktır. Millet Derneği′ni açtığı Osmanlıca kursu sebebiyle tebrik ediyorum. Unutmayalım ki, Osmanlı aydınları en az bir Batı dilini – genellikle Fransızca- ile Arapça ve Farsça′yı bilirdi. Lise son sınıfta bunların son temsilcilerinden hocalarım olmuştu. Hepsine Allah rahmet eylesin… Ayrıca Osmanlı′nın özgüveni tamdı. Batı′dan bir eser tercüme edilirken, önce orijinal metin tercüme edilir, sonra konunun uzmanı birisi tarafından yazılan bir reddiye eklenir ve birlikte basılırdı. Böylece geniş okuyucu kitlesinin menfi etkilenmesi önlenmiş olurdu. Tek parti döneminde çok yanlış bir kültür politikası takip edildi. Bir yandan bizim temel eserlerimiz yasaklandı, öbür tarafdan Batı′dan pek çok eser tercüme ettirilip, devlet eliyle bastırıldı. Bir nesil kendi kültürüne yabancı hale getirildi. Bugün gelinen nokta daha vahimdir. Eğitimin yabancı uzmanlardan ve dış baskılardan kurtarılıp, medyanın ölümcül kültürel tahribatına karşı acilen tedbir alınması şarttır. Bu konuyu teferruatıyla ileride yazacağım.
İlk emri “OKU!” olan bir kitabın inananları olan bir milletin okumaktan ve kitaptan bu kadar uzak olması ne yaman çelişkidir. Halbuki yüce kitabımız okumayanları nasıl uyarıyor: “(Okumamaktan) sakın! Çünkü insan, muhakkak azar.” Alak s. a. 6 (Hasan Basri Çantay meali). “Sakın okumamak etme! Çünkü insan muhakkak azıtır.” (Aynı ayetin Elmalılı Hamdi Yazır mealindeki metni). İncelediğim yirmi dokuz mealden bir de Abdullah Parlayan aynı meali vermiş. Diğerleri: “Ama, insanoğlu kendini müstagni sayarak (muhtaç olmadığını zannederek) azgınlık eder. ” (Diyanet meali). Işte H. Basri ve Elmalılı farkı. Dikkat edin! Osmanlı medreselerinin alimleri hala aşılamadı.
Kur′anı Kerim′in okunması başlı başına önemli konudur. Ve şu an yapılan, aslında işin başlangıcıdır. Bu konu da ayrı bir yazıyı hak ediyor.
Nelerin okunacağı gibi nasıl okunacağı da üzerinde kitaplar yazılmış önemli bir konudur. Konu ile ilgili kitapları inceleyerek, kendi okuma tarzınızı oluşturabilirsiniz. Bir de hızlı okuma teknikleri hususu var ki, ihtiyaç duyarsanız zaten öğrenirsiniz…
Batıda okuma – kitap, gazete vb.- oranının yüksek, bizde ise düşük olduğu gerçeği; pek çok insanda aşağılık kompleksi oluşturmuştur. Halbuki olay bu kadar basit değildir. Batılılar ben merkezci ve ferdiyetçi olduğundan, herkes ayrı ayrı okumaktadır. Bizde sohbet odaları ve sohbet halkaları vardı. Bilge bir kişi, yaptığı sohbetlerle halkı aydınlatırdı. Bu durum köylere kadar her yerleşim birimi için geçerli idi. Benim köyde geçen çocukluğumda – ellili yılların sonu, altmışlı yılların başları- bu gelenek devam ediyordu. Osmanlıca okuma bilen üç dört kişiden – birisi rahmetli babamdı- biri, Hz. Ali′nin cenkleriNİ, siyer kitaplarını okur, halk dinlerdi. Mevlit gibi makamlı sesleri ve özellikle Hz. Ali′nin cenklerinden bazı bölümleri hala hatırlıyorum. Karl Marks bile Müslüman ülkelerin farkını anlayıp, Asya Tipi Üretim Tarzı (ATÜT) tezini ortaya attı. Tabii anlayamadı ve şaçma sapan şeyler yazdı. O bahsi diğer. Ama bizim aydın geçinen zevat Batı′dan farkımızı anlayamadı. Bu bahsi rahmetli Doç. Dr. Mukbil Özyörük′ün yetmişli yıllarda Hürriyet gazetesinde yazdığı yazıdan bir alıntı ile noktalayalım: “Eskilerin sohbetleri sizin sempozyumlarınızdan daha kaliteliydi…”
Demek ki neymiş?
Yazma konusuna ikinci yazıda devam edelim…

salimdemirezen@hotmail.com

 

SHARE

YORUM YOK

VER