KADİM TÜRKÇE(OSMANLICA) ÖĞRENMEK

    46

    Milli Eğitim şurasıyla birden gündeme gelen ve ilgili, ilgisiz herkesin konuştuğu bir konu oldu.
    İnsanlar tartışmaya, “olmalı veya olmamalı” bakarken aslında “neden olmalı veya neden olmamalıyı” irdelemeli, ideolojik pencereden, endişe ve korkulardan uzaklaşarak bakmalı, bunu yaparken bazıları “rövanş almak için iyi fırsattır” dememeliler.
    Eski Türkçe yazı sitili olarak Farsçaya yakın bir Alfabenin yazım dilinde kullanılmasıdır. Şüphesiz Arap harfleriyle uyumlu olması işin bir başka boyutunu içermektedir.
    Selçuklu Türkleri Orta Asya steplerinden geçip İran üzerinden Anadolu′ya gelirken kelime, şive ve alfabeyi beraberlerinde getirdiler. Kaldı ki Birinci Dünya Savaşına kadar Farsça Osmanlı Medreselerinde ana derslerden ve olmazsa olmazlardandı.
    Mağlubiyetler arttıkça arayışlar başladı:
    1774 Küçük Kaynaca antlaşmasından sonra Osmanlı mağlubiyetle ciddi anlamda tanışınca özellikle Eğitim alanlarında arayışlara girildi. Bahriyede, Mühendishanede, Askeri İdadilerde ciddi çalışmalar oldu.
    1824 yılında İkinci Mahmut′la birlikte “Sıbyan Mekteplerinin” yanına  “İptidai Mektepleri” kurdurmak suretiyle başlayan ve Mektepli- Medreseli ikilemi aralıksız 100 yıl sürdü.
    1820′lerden başlayan anlam, okuma, yazma işlemleri için Osmanlı aydınları, ciddi çalışmalara imza attılar. İşte alfabe konusu o yıllarda başladı. Ancak 1913 yılında zirve yaptı. Birinci dünya savaşında Osmanlı ordusu yeni alfabeyi kullanırken sarayda Latin harfleri ile yazılıp okunuyordu.
    Eğitim tarihi çalışanlar bu tartışmaları bilirler. Sonuçta 1928 yılında Latin harflerinin kabulüyle yeni bir dönem başlamış ve bu konuda ciddi sıkıntılar yaşanmıştır. Ancak bu sıkıntıların bir bölümü gerçek olurken bir kısmı şehir efsanesi etrafında şekillenmiştir.
    Bir Şehir Efsanesi:
    Bir şehir efsanesi de “âlim toplum bir gecede cahil kaldı” ifadesidir ki “Eğitim tarihçilerinin” verdikleri belgelere göre 1900′lerde Osmanlı coğrafyasında okuma- yazma oranı % 3-7 arasında idi. Eğer Gayri Müslim tebaayı çıkarırsak Müslüman ahalide durum vahimdi.
    Örneğin 1927 yılında Erzurum′da okuma yazma oranı sadece % 3.75 civarındadır. Bu Türkiye genelinde % 7′lerdedir.
    Osmanlının son yüz yılında 4 büyük harp, toplumsal travmalar, muhacirlikler, yoksulluk ve halkın eğitime sıcak bakmaması gibi nedenlerden dolayı Sultan Abdülhamit′in çalışmaları yeterli olmadığı gibi yetişen nesillerde Çanakkale′de toprağa gömülmüştür. 7 ayrı cephede kayıplarımız izah edilemeyecek kadar çoktur. Bu nedenle niye okur-yazarlık azdı diye bir polemiğe girmemek gerekir.
    Evet, işin bir diğer boyutu “Başbakanlık Osmanlı Arşivlerindeki” yüz milyona yakın belgenin, Vakıflar Genel müdürlüğü bünyesindeki arşivlerin, Diyanet İşleri Başkanlığı arşivlerin, Tapu Kadastro Genel Müdürlüğündeki milyonlarca belgenin tasnif edilmesi, okunması ve gelecek kuşaklara kazandırılması elzemdir.
    Bütün bu nedenlerden dolayı Osmanlı belgelerini okuyacak, anlayacak ve gelecek kuşaklara aktaracak “Kadim Türkçeyi” bilenlerin yetişmesi ülke adına bir kazanç olacaktır.
    Ancak bu tamamen hissi duygulardan uzak, akıl, bilim ve mantık süzgecinden geçirilerek, sevdirilerek, zorlama olmadan yapılmalıdır. Eğer biz Büyük Osmanlı Coğrafyasında veya Türk Dünyasındaki belgelere ulaşmak istiyorsak bunu başarmalıyız. Bunu yaparken kesinlikle ideolojik ön yargılardan kurtulmak ilkesinden hareket edilmeli, aşırılıklardan sakınmalıyız.
    Evet, Namık Kemali, Ahmet Mitat′ı, Recai Ekrem’i, Ömer Seyfettin′i kendi orijinal metinlerinden okumak isterim.
    Bizim kuşaklar okuyamadı bırakın gelecek kuşaklar okusun.