İSTANBUL DÂRÜLFÜNÛNU / 1863-1933

haber-814b2014 yılının Mayıs ayının ikinci haftasında, Kahramanmaraş’ta ikamet etmekte olan (Elazığ merkez ilçesinden) Elazığlı, emekli akademisyen-yazar Yrd. Doç. Dr. Abdurrahman Siler, 9 Mayıs 2014 Cuma günü akşamı, Millet Derneği İstanbul Şubesi′ne konuk olarak İstanbul Dârülfünûnu-1863/1933 konulu bir seminer verdi.

Yrd. Doç. Dr. Abdurrahman Siler, dinleyicileri selamladıktan hemen sonra ilk olarak şu ilginç ve düşündürücü ayet-i kerime mealini verdi: “Bir millet kendinde olanı bozmadıkça Allah onlarda olanı bozmaz. Allah bir millete ceza vermek istedi mi artık onun önüne geçilmez. Zaten onların ondan başka koruyucuları da yoktur.” (Ra’d Suresi, 11.Ayet)

Konuşmasına, Osmanlı medreselerinin tamamen bozulmasından asırlar sonra, medrese dışında “üniversite” anlamında Dârülfünûn’un kurulmasında, Osmanlı yönetici sorumlularının çok geç kaldıklarına dikkat çekmekle başlayan Yrd. Doç. Dr. Abdurrahman Siler, gerçekten başından sonuna kadar üniversite kurma maceramızla ilgili olarak çok çarpıcı, çok ilginç gerçeklere parmak bastı.

Yrd. Doç. Dr. Abdurrahman Siler, aslında ilk Osmanlı medreselerinin (Selçuklu Nizamiye Medreseleri de öyle) yüksek kısımlarının, dünyanın en ileri üniversiteleri durumunda olduklarını belirtti. Mesela Fatih Sultan Mehmet’in İstanbul’un fethinden hemen sonra kurduğu Sahn-ı Semân medresesi (sekiz fakülteli üniversite demek) yani diğer adıyla Fatih Üniversitesi’nde İslami bilimler yanında, özellikle pozitif ve rasyonel bilimlere çok önemli bir yer verilmişti. Rasyonel(akıl) bilimlerinin şahı olan matematiğe daha büyük önem veren Fatih Sultan Mehmed, kendisi de 6-7 yabancı dil bilmesi rivayeti bir yana kendi kurduğu bu gerçek üniversitenin Matematik bölümünde yüksek matematik dersleri “mü’id”i(doçent) olmuştu. Kendi özel geniş hücresinde yüksek matematik çalışıyor, zaman zaman Y. Matematik müderrisinden(Prof.) dersler de alıyordu.

İkinci Bâyezid ve çok kısa ve de dehşetli fitne ve savaşlarla geçen Yavuz Selim dönemi bir yana, Yavuz’un oğlu Kanuni Sultan Süleyman da daha çok sosyal bilimlere yer veren Süleymaniye Medresesini kurdu.

1492’den yani güya Kristof Kolomb’un Amerika’yı keşfinden sadece 29 yıl sonra, Piri Reis’in doğruya çok yakın biçimde Dünya haritasını çizdiğini, “Kitab-ı Bahriye” adıyla 2 cilt kitap yazdığını, ama Dünya haritasını çizmesinin sırrını ölene kadar açıklamadığını dile getiren Yrd. Doç. Dr. Abdurrahman Siler, aradan tam 306 koca sene geçtikten sonra aynı Osmanlı’nın düştüğü acıklı durumu şöyle özetledi: Sene 1827. Osmanlılar, Rusya İngiltere ve Fransa’yla savaş durumunda. 1826’da yeniçeri ocağı kaldırılmış. Osmanlı kara kuvvetleri yok hükmünde. Çünkü daha yeni kurulmuş olan “Asâkir-i Mansure-i Muhammediye”nin adı var; henüz kendisi yok!

Böyle kritik bir durumda Rusya ve müttefikleri, Osmanlı’ya yok edici ve son darbeyi denizde (donanma) vurmaya karar verirler. Ancak bunun için Rus donanmasının da Akdeniz’e gelmesi gerek. Medreselerden eski dini bilgi metinleri dışında, aslında Kur’an’ın emirlerine aykırı olarak, Fatih’in kemiklerini sızlatarak pozitif, rasyonel ve sosyal bilimler tamamen çıkarılmıştır. Üstelik asırlar önce… İşte bu durumda, medrese âlimleri de cehalet içinde yüzdükleri için Sultan Mahmud’un etrafındaki bazı “umera” (devlet yöneticileri, politikacılar) aynen şöyle saçmalamışlardır: “Ruslar donanmalarını ancak Karadeniz’de boğazlar yoluyla Ege ve Akdeniz’e indirebilirler. Biz Osmanlılar donanmamızla bu yolu tamamen tuttuk ve tıkadık, başka nereden gelecekler ki? (!)”

Bunun üzerine uyanık bir gerçek Osmanlı aydını şöyle der: “Ruslar, Baltık’tan Atlas Okyanusu’nda Cebel-i Tarık boğazına gelirler ve oradan Akdeniz’e girerler ve aniden çok geçmeden karşımızda beliriverirler !”
Gerçekten de aynen böyle olur. Sonuçta, 1827’de üç devletin donanması(müttefikler) Osmanlı donanmasını NAVARİN’de ateş salıp yakarlar. On binlerce levent ateşte yanmamak için denize atlayıp boğulur ve şehid olurlar.

Savaş devam eder, olan olur ve 1829 Edirne Antlaşması ile Mora’da ilk defa bağımsız Yunanistan kurulur.

İşte bu ve daha devam eden birçok yenilgiler sonunda, II. Mahmud yine Ruslardan yardım ister! Ama Ruslar yardım bahanesiyle 1830’lu yıllar boyunca Osmanlı’yı mahvederler!

Sonunda II. Mahmud bu korkunç askeri-siyasi olayların etkisiyle VEREM olur ve 1839’da vefat eder.

İşte daha 18 yaşındaki Sultan Abdülmecid’in böylece koca Osmanlı’ya “sultan” olduğunu, medrese dışında ilk Osmanlı Darülfünunu’nu kurma düşüncesinde, 1845-1846’da bu çok genç ve tecrübesiz Osmanlı sultanı döneminde ortaya atıldığını belirten Yrd. Doç. Dr. Abdurrahman Siler, sözlerine şöyle devam etti: Bizzat sultan tarafından, artık hiçbir hayırlı fonksiyonu kalmamış olan medreseler dışında güya ilk üniversitemizin “Darülfünun” (fenler teknikler evi) adıyla karar verilmişti.

Oysa medrese öğrencileri Darülfünun öğrencisi olamayacaklarına göre, bir kere ortada kurulacak bir üniversiteye sınavla girip üniversitenin temeli olan lise mezunu öğrenci yoktu. Bırakın o zamanlar “İdadi” denen liseleri, Rüştiye, yani ortaokul bile yoktu! Üstelik kurulacak üniversitede ders verecek öğretim üyesi, ders kitapları vs. bile mevcut değildi!

Şimdi düşünelim: Böyle çok nâ-müsait bir durumda nasıl olur da, güya ilk Darülfünun binası olsun diye, üç katlı, 125 odalı çok büyük koca bir binanın yapılmasına girişilebilir? (1845) Hem de, hayat boyu kaydıyla (ölene kadar) ayda 90 Osmanlı altını ödenerek, İtalyan Mimar Fossati ile akıl bozan bir anlaşma yapılır!

Gerçekten korkunç paralar (ödenek) ayrılarak, Osmanlı için çok lüks sayılan bu binanın inşasına, 1845’te başlanır ve tam 20 sene sonra, bu büyük ve çok gereksiz bina, 1865’te bitirilir.
Çok ilginçtir ki, binayı görerek iştahı kabaran Maliye Nezâreti “Biz Darülfünun filan dinlemeyiz. İşte bu büyük bina tam da Maliye Nezâreti için yeterli. İşte binaya el koyuyoruz!”

O zamanın padişahı olan Sultan Abdülaziz, (1861-1876) bu duruma karşı sessiz kalır.

Bina bitmiştir. Mimar Fossati ile “ömür boyu kaydı ile” anlaşma yapıldığı için, uzun bir ömür süren İtalyan Mimara maalesef ölene kadar ayda 90 Osmanlı altını ödenmeye devam edilmiştir!

S. Abdülmecid’in 1845’te verdiği Darülfünun kurma kararı, ilk olarak 1863’te hayata geçirilmek istenir. Önce geçici bazı yerlerde, öğrenci bulunmadığı için, Kimyager Derviş Paşa, Ahmet Vefik Paşa gibi, öğretim üyeliğine soyunan birkaç kişi tarafından “halka açık serbest dersler” biçiminde güya ilk üniversite eğitimimiz başlar. Daha sonra, Atik Ali Paşa civarında Nuri Paşa Konağı’na taşınan sözde ilk Darülfünun, 1865’te eski ve ahşap Nur Paşa Konağı’nın bir yangınla yok olması, çok acıklıdır. Çünkü Avrupa’dan büyük paralarla alınmış olan tam 4000 üniversite kitabı, laboratuvar âletleri vs. hepsi bu korkunç yangında kül olur! Böylece 1863-1865 yılları arasına rastlayan ilk Darülfünun tam bir fiyasko ile sonuçlanır!

İkinci Darülfünun kurma teşebbüsü de, 1870-1873 yılları arasında (1988’den beri Basın Müzesi olarak kullanılan) çok sağlam Darülfünun binasında faaliyet gösterir. Ancak lise (İdadi) mezunu öğrenci, öğretim üyesi ve ders kitabı yokluğu sebebiyle, bu teşebbüs de, 1873’te başarısızlığa uğrar.

Üçüncü teşebbüs, Mekteb-i Sultani’nin (Galatasaray Lisesi) güya üç bölümlük yüksek kısımları olarak, 1874’te açılır ve 1881’de beklendiği gibi kapanır!

Demek ki, ilk üç teşebbüsün sonucu tam bir fiyaskodur! 1881’de, bir yandan 1854’ten beri alınmış olan korkunç yüksek faizli dış borçlar bir yana, 1877-1878 Osmanlı-Rus Savaşı ile Rusya’nın (Rumeli ve Kafkasya cephelerinde kaybettiğimiz çok büyük ve korkunç toprak kayıplarımız yetmiyormuş gibi), çok büyük bir savaş tazminatı ile beli bükülen II. Abdülhamid, 1881’de “Düyun-ı Umumiye”nin kurulmasını onaylamak zorunda kalır! Bu nâ-müsait duruma rağmen akıllı padişah İdadi’lerin sayısını 1881’den 1900’e kadar, birkaç taneden 104’de çıkarır. Taşrada da İdadi’ler (lise) kurar. Darülfünun-ı Şahâne adıyla 1 Eylül 1900’de açılan bu çok mütevazı, am problemsiz gerçek üniversite, bina konusu sorun yapılmadan (zaten hazine tamtakırdır.) hazır, büyük Mekteb-i Mülkiye (Siyasal-Sosyal Bilimler Yüksek Okulu) binasında derslere başlanır. Ders kitapları ve öğretim üyeleri de artık sorun olmaktan çıkmıştır.
İşte 1900’de açılan bu çok mütevazı üniversitemiz, hiçbir zaman kapanmadan, 1933 Üniversite Reformu’na kadar devam eder. Ondan sonra da1946’ya kadar tek üniversitemiz olan İstanbul Üniversitesi olarak eğitim ve öğretimini sürdürür.

Günümüzde de kalitesi oldukça düşen, sayısı yüzlerceyi bulan başarısız üniversitelerimizin (Yıldız Teknik, Ortadoğu Teknik ve Karadeniz Teknik üniversiteleri hariç) hepsinin kaynağı, iş bu 1 Eylül 1900’de açılan II. Abdülhamid’in “Darülfünun-ı Şahânesi”dir.

Bu çarpıcı gerçeğe, Stanford J. Shaw ve Bernard Lewis gibi yabancı otoriteler de dikkat çeker.

1909-1914 arasındaki II. Meşrutiyet, 1914-1918 arasındaki korkunç savaş yılları Darülfünunu, 1919-1922 yılları arasındaki Milli Mücadele Dönemi Darülfünunu ve son olarak 1923-1933 yılları arasındaki Cumhuriyet Dönemi İstanbul Darülfünunu ve sonraki [1933 Üniversite Reformu’ndan sonra 1933-1946 arasındaki İstanbul Üniversitesi…) ve günümüzdeki yüzlerce kalitesiz üniversitelerimiz hepsi de bir türlü gerçek üniversite olmamışlardır!

Son bir anekdot: 1925’te Almanya’nın “üniversite gibi üniversite” kalitesinde tam 30 üniversitesi varken, biz maalesef bir tek üniversiteyi bile adam edememiştik!

SHARE
Millet Derneği İstanbul Şubesi hakkında bütün haberler, semineler ve faaliyetleri takip edebilirsiniz.

YORUM YOK

VER