Ağlayana ve Yağlayana Veda Vaktidir!

Bölgemiz ve mazlum dünya bitmeyen siyasi, iktisadi, askeri felaketlerin, krizlerin, işgallerin, acıların dinmeyen yangın yeri olmuş durumda. Cayır cayır yanıyor. Ülkemizde olanlar da; aleti olduğumuz zulümlerin, elimizle hazırladığımız günahların bir sonucudur. Olan çatışmalar, kargaşalar; iç savaş (Allah korusun) hazırlığı gibi, büyük felaketlere yolculuğu andırmaktadır. Sorumlular ise, lüzumsuz bir çekişmenin çukurunda debelenmekte, halin suçunu yamayacağı kapı arama derdindedir.

Adeta musibet yağar olmuş üstümüze. Saatte bir gündeme ilave edilen olumsuzluklar, suiistimaller, flaş haber olmaktadır. Buna karşı siyaset aktörlerinin pervasız açıklamaları; meclisin hiçleşmesi, fonksiyonunu icra etmemesi, toplumu huzursuzluğa itmekte, toplumsal kamplaşmayı artırmaktadır. Sanki millet çaresizliği benimsemiş, entrika kokan bir psikolojik taarruzun etkisi altında inler durumdadır. Olaylar; toplumun ve devlet kurumlarının dengesini bozarak, iradesiz ve çaresiz bir seyirci durumuna düşürmüştür.

Peki, ne ettik, ne ediyoruz da, bu yoğun belalar üstümüzden bir türlü eksik olmuyor?
Evet! Bizim derdimiz; millet iradesini rehin alanların, bu iradeyi ve moral değerlerini bloke edenlerin görünmeyen hâkimiyetindendir. Siyasetin toptancılığını yapan tacirlerin, mahkûm bir oyuncağı haline getirilmişiz. Oyunların gerçek yüzünü görmeden, desteğimizle aleti olduk bu yapının. Sonunda hepimizi kuşatan bir düzenbazlığın kımıldayamaz müflisi haline geldik. Bu sonuçlar; baş aktörlerimizin, vekâlet dileyenlerin bizden sakladığı sebeplerin acı meyveleridir. Birinci dereceden suçlu; seçilenlerse, ikinci dereceden suçlu; onları seçen bizleriz. Çünkü onlara aklımızı, vicdanımızı, sorumluluğumuzu, ahlâkımızı bedelsiz kiraya verdik. Onları; iş görenimiz değil, efendimiz kıldık. Yangını reyimizle besledik. Aldatılmışlığa razı olarak… Millî iradeyi tesis ve talep etmemenin günahını taşıdık. Neticede, şaşmaz akıbet içinde ah-vah ile kıvrandık, hala kıvranıyoruz, kıvranacağız!

SERMAYE, SAMİMİYET VE EHLİYET DEĞİLSE, SONUÇ; HÜSRANDIR.

Kılavuzu karga olanın hâli meçhulümüz değildir hani. Hazırlığı olmayanın, hazırlayacağı saadet olmaz, sadece dert olabilir. Aslında olan da budur! Sağlam fikir, yüksek ideal, toplumun ve dünyanın gerçeğine uyan program etrafında insanları buluşturmak gibi bir meselemiz yoksa sefalet ile felaket varacağınız yer olur. Bunun içindir ki; mevcut ehliyetleri bilmeden, olanları bir araya getirmeden, yarın için ehliyetleri yetiştirecek çarkları kurmadan, hastalıklı devlet-millet yapısını ıslah edemezsiniz. Milleti ve değerlerini ciddi anlamda organize etmekten uzak mevcut yapı, sadece sen-ben kavgalarına uygundur. Bu hasta yapının devamıyla ancak; yalandan demokrasimiz, aldatan siyasetimiz olabilir. Bizi canlı ceset haline getirip yaşamaktan bıktıran husus; yüz karamız olarak sırıtan siyaset ve hukukudur. Ayrıca herkesi sorumluluktan muaf kılan/sayan demokrasi uygulamalarıdır.

Namus ve ehliyetin, bilim ve hikmetin aydınlattığı yolu kapatıp pazarcı mantığının siyasete abanması, haramilerine halkı soydurma ve korkutma zorbalığıdır zaman zaman yaşadığımız. Yolun da, yolculuğun da bir anlamı kalmamıştır artık. Aracı emanet ettiklerimiz; tozu ve dumanıyla, dönemeçleriyle kendini görünmez yapma, şeffaflıktan ve mesuliyetten kaçma derdindeler. Her türlü millî zararların sebebi olan kazalarını, devlet aracına çarpan görünmez kuşa fatura etme meşguliyetindeler.

Bu yüzden, seçimler; “Dostlar alışverişte görsün” oyunudur. Bu oyunda, sadece artan acıların çözümünü, gelmez baharlara sevk vardır. Bunun sonucu olarak, bu kirli yapı içinde; emeğin ve bilmenin para etmediği, sadece “dayının” yeterli olduğu hususu, genel kabulü esastır. Böylece toplum hayatına hâkim olan durum; yarın kaygısı, amaçsızlık, hak arama korkusu, güvensizlik, bıkkınlık, nemelazımcılıktır.

Bu yaygın hastalıklı durumun içinde tek kârlı vardır! Bunlar; kirlerle gıdalanan partizan unsurlardır. Keyiflerinden dört köşe olan bu taife; hem azdır, hem de azgındır. Hiyerarşik yapı içinde bağlandıkları, işini gördükleri büyüklerine sadece sadakatle hizmet ederler. “C-a-n-ı-m* sana, v-a-t-a-n feda” korosuyla, etkinliklerini sürdürür, asla antrenmansız kalmazlar. (*yani cebim şeklinde de açıklanabilir.)

OKUS, POKUS! “ÇOK SAFMIŞIZ”

“Saf insanlarmışız” lafı; özrün kabahatten büyük olma halidir. Oyundan ve senaryodan habersizseniz o sahnede işiniz ne peki? Biz de yuttuk değil mi? Ayıptır, günahtır yahu! Bu itiraf; muhatabı olan milleti, aptal sayma düzenbazlığıdır. Ehliyet ve mesuliyet ahlakını bilmemektir. Veya işlenen suçun, sebebi olunan krizin, sorumlusu olmanın itirafıdır. Değilse dolu cepleri saklamayı amaçlayan gizli dikiştir. Kayıpları saklama, milleti uyutmadır. Masumluk numarasıdır.

Saf olanlar; berraktırlar, dünyaya tokturlar. Üç temel emanete leke sürmezler. Kandırmayı becermezler.
Siz saf değilsiniz azizim. Sadece biz kolay kandırılmaktan dolayı, kaşarlanmış enayiyiz.
Bizi kurtarmasını, huzura erdirmesini beklediğimiz yapı işte bu yapıdır, unsur da bu unsurdur!

Büyük ekseriyet olarak; sermayesi ehliyet olmayanların, reklamı en çok yapılanların, siyasi mankenlerine adeta tutulduk ve tutunduk. “Bunlar; dünüyle, hazırlığıyla neydi? Ne yaptılar ve ne yapabilirler?” sorularını hiç kendimize sormadık. Çok şey olurken, ülke aydınlarının şovmenleri; ekranlardan ve yazılı basın yoluyla bu kör dövüşe, zurna çalarak iştirak etti. Bu fırsatçı olan devşirme taifesi, sözde aydın esnaf; hep kitlenin gerisinde yürüyerek, yönlendirenlere destek çıktı. Doğru tanımayı/anlamayı engelleyici karartma rolünü üstlendi. Sis bombalarını; “Aydınlanma bombası” reklamıyla pazarladı ve payeler kazandı. Fillerin ardından yürüyen bu ganimet erbapları; meramlarına her zaman da ulaştı.
İş adamı, siyaset adamı, buyruk dilenen bürokrat ve medya baronlarının kiraladığı kalemlerin paslaşması; milletin anası ……. nı ağlattı, diyelim. Servis edilen ihalelerin, göz yumulan işlerin, iş bitirici bakan ve bakmayan komisyoncuların gayretleri; ana sütü gibi helâl mangırlarla bedelsiz bırakılmamalıydı.

YAPMANIN DEĞİL, YIKMANIN KAVGASI VERİLİRKEN…

Güvenlik birimleri arasındaki bilgi ve güç paylaşımını engelleyen barikatlara, amansız çatışmalara, yangınlara; bir de, adalet ve emniyet mekanizmasındaki sürgün operasyonları eklendi. İç turizm; iç etmenin yüksek politikasıyla rekor kırdı. Sürgün ekonomisi böylece, iç turizmimizi de canlandırmış oldu.

Meşru ve gayri meşrunun yeni fetvaları, son millî keşif olarak, patent alıp yerine oturdu. “Komisyon almak helâldir” hükmü, siyasi fıkıhtaki yerini aldı. Alan da, veren de memnundu. Bunlara rüşvet denmesi de iş miydi şimdi? Komisyonu rüşvet sayan cahillere dersleri verilmeliydi. Kocaaa gücün karşısında kocamışlar, ne yapabilirdi ki?

Kedi-Fare oyununu iyi oynayıp bilenler bile; bu demde kedinin fareden korkması gerektiğini söyler oldular. Bu kehanet değil, özel durumun malumatıydı bu ve doğruydu. Çünkü fareler kedi, kediler de fare kadar olmuştu. Korku, yerindeydi ve takip devam etmeli, iz sürülmeliydi.

Bundan önce de kozmik oda dalgıçlarına helâl olsun payesi verilmişti. İlgilileri Helal Gıda Sertifikası ile ödüllendirilmişlerdi. Diplomayla çalışıp hiç kazanamayanlar, bu üstün cesaret ve feragat sertifikasıyla, yatarak çok kazanacaklardı. Zaten fırsatçı girişim; engin görüşle destekli bir farklılığı gerektirirdi. Bunun için tilki ve tazı teknikleri bilinmeli, bu vasıfların da; herkese mahsus olamadığı tescillenmeliydi.

Bu vahim olduğu söylenen hal; ilerlemiş ve daha çooook ilerleyecek ülkenin 2013 yılı, son ayının 17 sinde, iktidarı alaşağı etme teşebbüsü şeklinde zuhur ederek tarihe-coğrafyaya geçti. Kendini gemi, başkalarını tekne olarak tarif eden Kaptan-ı Derya; bir teknenin gemiye toslamasının tükenmez acısını en güzel sesiyle siyasi konserlere dönüştürmüş, hâsılat rekoru kırmayı arzuluyordu. Hem gemi, hem de gemici olan bestekârlarımız, iftiraya uğramanın perişanlığıyla, dünyadaki meslektaşlarının tersine yuhalanmadılar, Urusya’ya da kaçıp sığınmadılar! Aslanlar gibi direndiler! Çok alkışlar aldılar, halkı dillere destan ağıtlara boğdular.

Bu siyasi ağıtlarla-maniler; “folklorik bir değerdir” beğenisiyle, gelecekteki faydasından sakınmak üzere birçok ülkenin arşivine girdi. Okul öncesinin seveceği tiyatral materyal olarak da özenle korunmalı. Tekraren seyrettirilmesi gerektiği hususu, tarih bilincine katkı sağlayacağı inancıyla karara bağlandı, kararı kabul gördü.

“İSTİKLAL SAVAŞI” İKBAL SAVAŞININ YENİ ADI MIDIR?

Her doğum; bir ölümle dengelenir demişler…
Biz bölüşen yapıları biliyorduk ama bir de pat diye “paralel yapı” doğuverdi.
Yamuk yapı; ansızın, gününü beklemeden bir paralel yapı doğurmuştu. Diğer para-lı-el yapılardan, çarpık-düz yapılardan henüz haber yoktu ve onlardan haberdar eden de yoktu. Ama olsundu. Zaten bunu şimdilik bilmenin, bildirmenin, gereği de yoktu! Doğum uzmanları bu “paralel –çocuğun, pardon- yapının” resmini çekemiyorlarmış! Doğum; büyük kanamaya, korkuya, hayrete neden olmuşmuş. Yedi başlı bir dev’ e benzediğini söylüyorlar mışmış! Anaç iktidar; ağlayarak, “sana/size, istediğiniz her şeyi verdik, besledik, böyle mi olmalıydınız, böyle mi olacaktınız. Ey diğerleri, bari siz böyle olmayın” ı, “vay be, neler de varmış, neler!” diyen kitlelere “gümbür-gümbür” anlatılıyorlardı. Toplum ise, ayakkabı kutularından, dehlizlerden çıkan mangırların şıngırdak sesinden kopmuş, doğan bu belâlı ejderhanın, devlet anayı iç etmiş, iktidarın amiri olmuş büyüklüğünden habire bahsediyor, tir tir titriyordu. Çatır çatır sesler geliyordu…

Devlette olan çökmeler iktidara yansımıyordu. Kalecinin kaleden daha sağlam olduğu anlatılmak isteniyordu.
Halk; ağlamadan, ağlama ve yağlama merasimlerine katılıyordu.
Memleket kaynıyordu. Enselenen büyükler ve acemi küçükleri haber oluyordu.
Rüşvet ve suiistimalden, yolsuzluktan iftiraya uğramış Mahpus Yiğitler, 74 gün sonra hapisten çıkarak, uğrunda fedayı hürriyet yaptıkları Koç Yiğitlerle buluşacak; kıran kırana bir İstiklal Savaşı verilecekti!
Aman Allah’ım! Bu gaf değil, gaflet değil, cehalet ötesi bir Rüsvaylık Kıyameti miydi? En pervasız sözler, büyük ağızlardan başımıza taş gibi dökülüyordu.

Kolay olmayan, kolayca da anlaşılamayacak bir işti hâsılı olan.
Ama biz, yine de “kolay gelsin” demeyelim, diyen var zaten! Biz; “Uyan, uyan!” diyelim.
Peki, ya siz nörüyorsunuz! Seyirde misiniz, yoksa İkbal Savaşının önünde saf alanlardan mısınız?
Bu, düpedüz Fetret batağına sürükleyen bir Savaştır. Yıkımdır. Kanlı baharların, vasıfsız, ayarsız bir sorumlusu ülke olmamızla üstümüze yağan utançtır. Salınan ve çağrılan kara bulutlardan türeyen zulüm dolularıdır, afetimizdir.
Tek sığınağımız, ahlaktır ve ferasettir. Herkes arındığı kadar korunur. Anladığı kadarını korur.
Bu savaş ve bu bela; ancak, bağımsız-tarafsız mahkemelerin, adaleti icrasıyla huzura vesile olabilir!
Savaşa dâhil olmak da, seyirci olmak da, bu işin çaresi değildir. Barış ve kardeşliğe kapı aralayacak olan, sağlam tariftir, sağlam duruştur.

Bu yangında (ve her yangında) siz; yakılan odun musunuz yoksa söndüren su musunuz? Asıl mesele budur!
Bu acılı, sancılı günler, yangını yakana ve azıtana veda vakti olsun! Yorulanların, yoranların, kavgadan kavramaya zaman bulamayanların, istirahatla tedavisi; hepimizin borcu olsun.
Onlara bu dar vakitte, “Direnme, dinlen”, diyelim!
Kıbleyi düzeltme siyasetinin, ehliyet pusulasıyla buluşması nasibimiz,
Bu günler; bizi nedamete ve tövbeye taşıyan çıkışımız olsun, ehliyete aralanan kapımız,
Bu dertler, çekişmeler, hüzünler, iç ve diş zararlar; unutulmaz derslerimiz olsun!
Milletimizi, bir ve bütün kılacak yarınlar için; bu elem verici olaylar, İbret Kitabesi sayılsın!

 

SHARE

YORUM YOK

VER