YAVUZ BÜLENT BAKİLER – M.AKİF′İ ANLAMAK

1556

seminer-226dBAKİLER: AKİF’ İN HAYATI ŞİİRLERİNDEN DAHA MUHTEŞEMDİ

İstiklal şairimiz Mehmet Akif Ersoy vefatının 76. yıldönümü etkinlikleri çerçevesinde usta şair-yazar Yavuz Bülent Bakiler, Millet Derneği İstanbul Şubesi’nde “Akif´i Anlamak” konulu konferans verdi. Dernek Genel Sekreteri Sabri Yıldız´ın sunumuyla başlayan toplantı yaklaşık 2,5 saat sürdü ve toplantıya başta öğrenciler olmak üzere dernek mensupları yoğun ilgi gösterdi.

Konuşmasına, Karl Line’ın “Milletler kahramanlarıyla yaşar” sözleriyle başlayan Yavuz Bülent Bakiler, Akif´in meşrutiyet ve cumhuriyet dönemimizin en büyük abide şahsiyeti olduğunu belirterek “Mehmet Akif´in genç nesillere doğru anlatılması gerekiyor” dedi.

Mehmet Akif Ersoy´u devlet törenleriyle ilk defa, 1986 yılında vefatının 50. yıl dönümü dolayısıyla andığımızı söyleyen Yavuz Bülent Bakiler, Türkiye içinde ve işçilerimizin yaşadıkları Avrupa ülkelerinde çeşitli programlar düzenlendiğini ve kendisinin o yıllarda Kültür Bakanlığında vazifeli olarak 44 şehrimizde Âkif için kürsülere çıktığını da belirtti. Akif’i anma faaliyetleri başladığında, basında Türkiye’yi ortaçağ karanlığına çekmek için Mehmet Akif günleri hazırlıyorlar dediklerini aktaran Bakiler, tüm bu sohbetlerde hayretle ve dehşetle gördüm ki, bizim münevver bilinen kimselerimiz, Mehmet Âkif Ersoy’u, yeteri kadar bilmiyorlar, tanımıyorlar; halkımızın ise (okumadığı, araştırmadığı için) Âkif’ten haberi yoktur diyerek sohbetine şöyle devam etti:

Birçok yerde şahid oldum. Mehmed Âkif’i olduğu gibi anlatınca, aydın bilinen, öyle geçinen kişiler, hayretler içinde kaldılar. Bana gelerek dediler ki: “Bizim bildiğimiz Âkif’le, sizin anlattığınız Âkif arasında, dağlar kadar fark var. Şaşırdık kaldık! Bu Âkif, başındaki fesi çıkarmamak için kaçıp Mısır’a giden adam değil mi? Âkif, başından fesi çıkardığı takdirde gâvur olacağına inanıyordu. Hâlbuki siz, bu iddianın kat’iyyen doğru olmadığını, İslâm düşmanları tarafından uydurulduğunu söylüyorsunuz.”

-Evet öyle dedim. Çünkü fesin Türklükle ve İslâmiyetle milyarda bir nisbetinde bile ilgisi yoktur. Fesi önce Frigyalılar yaparak kullandılar. Frigyalılar, M.Ö. 1000-2000 yılları arasında yaşayan putperest bir kavim. Fes, Frigya’dan Doğu Roma’ya, oradan Fas’a yayıldı. 1832 yılında ise, II. Mahmud zamanında, bizim başımıza yerleşti. Halk, II. Mahmud’un fes inkılâbını kat’iyyen kabul etmedi. Hatta ona, “gâvur padişah” diye bir isim bile taktı. Fes, zorla başımıza oturdu. O hadiseden 93 yıl sonra, Atatürk, Kastamonu’da, halkımızı şapka ile selamladı. Garabete bakınız: İkinci Mahmud zamanında, fesi kat’iyyen kabul etmeyen, fes yüzünden, başındaki hâlifeye “gâvur padişah” diye isim takanların torunları, 1925 yılında fese sımsıkı sarıldılar ve şapkayı giyinmek istemediler. “

Zamanın Kültür Bakanı’nın dahi Akif’ten bi haber olduğunu söyleyen Yavuz Bülent Bakiler, öyle ki bu bakan bir konuşmasında “Akif’in mezarını Türkiye’ye getirelim” demiş ayrıca ‘safahat’(safhaların cem’i) yerine ‘sefahat’(eğlence düşkünlüğü) ifadesini kullanmış. Üstad, basında çıkan “Türkiye ortaçağ karanlığına götürülmek isteniyor” haberlerine gönderme yaparak sohbetine şöyle  devam etti:

“Doğu ve Batı dünyasını çok, ama çok iyi bilen, Fransızca, Arapça ve Farsça ile geniş araştırmalarda bulunan ve aynı zamanda müsbet ilimler okuyan M.Âkif, nasıl olur da İslâmiyeti getirip fesin dar kalıpları içine sokar? Âkif’i fes dolayısıyle suçlayan cahil veya inkârcı kafalar, onun -yine Batıdan gelen- Frenk gömleği giyinmesini, kravat takmasını, ceket ve pantolon kullanmasını nasıl izah edecekler acaba? M.Âkif, bizim Meşrutiyet ve Cumhuriyet devrimizin, en büyük âbide şahsiyetlerinden biri. Âkif, bin yıl sonra bile, ikibin yıl sonra bile, yine âbide bir şahsiyet olarak selamlanacak mütefekkir şairlerimizin başında bulunuyor. Cehalete, taassuba, geriliğe, yanlış bir tevekkül anlayışına Âkif kadar düşman olan kaç şairimiz var? Türkiye’nin kalkınması, çağdaş medeniyet seviyesine ulaşması aynı zamanda, Âkif’i çok iyi tanımamıza, onun büyük aydınlığından istifade etmemize bağlı.

Bizim şiirimizde atom ilminden ilk defa bahseden O’dur. Safahat’ın ASIM bölümünde Mehmet Akif, yakın dostlarından birinin oğlu olan Asım’a nasihatlerde bulunur. Çünkü Asım ve arkadaşları, bir takım meselelerimizi kaba kuvvetle halledeceklerini sanan iyi niyetli fakat ilimden, irfandan uzak delikanlılardır: Ramazan’da oruç tutmayanları dövmekle, kumar oynayan kimselerin paralarını alıp, fakir fukaraya dağıtmakla ve bir hükümet darbesi yaparak kaba kuvvetle işbaşına gelmekle vatana-millete hizmet edeceklerini sanmaktadırlar. M.Âkif, Asım’ı karşısına alır ve O’na: “Asım, bu yol yanlıştır. Kaba kuvvetle meselelerimizi hal edemezsiniz. Milletlerin kalkınması için, iki temele dayanmaları gerekir: Bunlardan birisi fazilet, ötekisi marifettir. Fazilet bir milletin gelenekleri, görenekleri, güzel sanatlarıdır. Marifet ise ilimdir, tekniktir. Biz, maalesef bu temellerden uzak yaşıyoruz. Hâlbuki, Berlin’de ilim adamları, maddenin kudret-i zerriyesini, yani atomu parçalamaya çalışıyorlar. Batı ilmi atomu parçaladı mı, bir damla kömürden namütenahi-sonsuz-güç elde edeceklerdir. Eğer siz de vatana hizmet etmek istiyorsanız, hemen Berlin’e gideceksiniz. O ilmi öğrendikten sonra hemen vatana döneceksiniz. Batının ilmini bize taşıyacaksanız. Arada köprü olacaksınız. İşte o zaman devlete, millete hizmet etmiş olacaksınız. Yoksa bu kaba kuvvetle hiç bir netice alamazsınız” diyerek nasihat eder.

Merhum Mehmet Akif’in 27 Aralık 1936 yılında vefat ettiğinde devletin merhumun cenazesine sahip çıkmadığını, cenazenin Beyazıt’a getirildiğini ve sonra orada yakın bölgede bir aşçı dükkânına sahip olan bir kişinin o tabutun Akif’e ait olduğunu üniversite gençliğine bildirmesiyle gençlerin Beyazıt Meydanı’na akın ettiğini anlatan Yavuz Bülent Bakiler, o üniversite gençlerinden Fethi Tevetoğlu’nu çok yakından tanıdığını belirterek, ondan şu anekdotu aktardı:

“Akif’in vefatını öğrenir öğrenmez birkaç bin öğrenci üniversitenin bahçesinde toplandık. Üniversitenin sancağını, bayrağını alarak Akif’in tabutuna sardık. Bir takım kimseler nerden buldularsa Kâbe örtüsü getirdiler, tabutun üzerine bu Kâbe örtüsünü de sardık. Ama katiyen cenazeyi herhangi bir cenaze arabasına vermedik. Onu omuzlarımızda Beyazıt meydanından Edirnekapı Şehitliği’ne kadar taşıdık. Edirnekapı Şehitliği’ne geldiğimiz zaman kısa boylu arkadaşlar tabutun yakınından ayrıldı. Uzun boylu arkadaşlarla birlikte biz Mehmet Akif’in tabutun omuzlarımızdan aldık. Başımızın üzerine koyduk. Ellerimizi dokundurmadan onun aziz naaşını kabristanın kapısından yattığı yere kadar taşıdık. Merhumu indirdik mezarına tam üzerini kapatacağımız sırada biri oradan geldi. Durun yüzünün maskını alacağız dedi. Öyle söyleyince kefeni açtım gördüm ki Akif’in beyaz sakalının bir tarafı tamamen kan olmuş. Merhum öldükten sonra ağzından kan gelmiş. O kırmızı ve beyaz renkler bana bayrağımızı hatırlattı. Başımı çevirdim orada üniversitenin sancağını gördüm. Oradaki bayrağı aldım, Akif’in aziz naaşına sardım ve onu öyle toprağa verdik.”

İstiklal Şairi’nin hayatını ve karakter yapısını yakın arkadaşlarının ağzından anlatan Bakiler, Akif hakkında “Onunla aramızda ‘vatan sevgisinden’ başka ortak noktamız” yoktur diyen Hüseyin Cahit Yalçın’dan aktardığı “Akif’in hayatı şiirlerinden daha muhteşemdi” sözleri Akif’in mücadele adamlığını ortaya koymaya yetti.

Yavuz Bülent Bakiler, Akif’i şair Mithat Cemal’den anlatmaya devam ederek şöyle dedi:

“Yakın arkadaşı Şair Mithat Cemal görevinden istifa ettiği ilk günlerde ziyaret eder. Balkan harbinin yaşandığı zor günlerde Âkif, geçimini sağlayacak yeni bir iş bulmuş değildir.

Yakın dostlarından Mithat Cemal Kuntay anlatıyor:

“Balkan Harbi başlarken, Akif Bey, yegâne geçim yolu olan resmi memuriyetinden istifa etti. Kirada oturduğu evine, bir cuma günü gittim. Beş çocuğundan başka, dört çocuk daha vardı.

– Bunlar kim? dedim.

– Çocuklarım! dedi. Sonra anlattı. Âkif, Baytar Mektebinde iken bir arkadaşıyla anlaşmışlar. Kim önce ölürse, çocuklarına sağ kalan baksın! » demişler. Arkadaşı vefat etmiş Mehmet Akif’te, verdiği söze bağlı kalarak anlaşma hükmünü yerine getirmiş.

Mithat Cemal devam ediyor;

– Hâlbuki o zamanlar, Akif Beyin beş parası yoktu; fakat beş çocuğu vardı!”

Onun verdiği sözden asla dönmediğini bir başka yakın dostu Fatih Gökmen’den ise şöyle anlatıyor:

“Ben Vaniköy’ de oturuyordum. Kendisi de Beylerbeyi’nde. Bir gün, öğlen yemeğini bende yemeyi, sonra da oturup sohbet etmeyi kararlaştırdık. O gün, öyle yağmurlu, boralı bir hava oldu ki her taraf sele boğuldu. Havanın bu haliyle karadan gelemeyeceğini tabii gördüm. Yakın komşulardan birine gittim. Yağmur, bütün şiddetiyle devam ediyordu. Eve döndüğümde ne işiteyim, bu arada, Mehmet Akif Bey sırılsıklam bir vaziyette gelmiş. Beni bulamayınca, evdekilerin bütün ısrarlarına rağmen içeri girmemiş. <Selam söyleyin> demiş ve o yağmurlu havada dönmüş gitmiş! Ertesi gün, kendisinden özür dilemek istedim. <Bir söz, ya ölüm veya ona yakın bir felaketle yerine getirilmezse mazur görülebilir> dedi ve benimle altı ay dargın kaldı.”

Bakiler, içinde bulunduğumuz şu 2012 yılında herkes Akif gibi sözünde durabilse Türkiye çok daha medeni, güzel bir ülke olurdu diyerek ayrıca Akif’in çok kuvvetli bir hafızaya sahip olduğunu ve hafızasında 10 bin beyit olduğunu belirtti.

Yavuz Bülent Bakiler, Akif’in “Mısır´da 11 yıl kaldım, 11 gün daha kalsaydım çıldırabilirdim” sözlerinin onun vatan sevgisini anlatmak için yeterli olduğunu da ifade etti.

Zaman zaman sorulan sorulara da cevap veren Yavuz Bülent Bakiler, Akif’in Mısır’a gitmesi ile ilgili olarak sorulan “Akif, Mısır’da o dönemdeki siyasi yapılanmaya destek olmak için mi Mısır’a gitti?” sorusuna, kimilerinin böyle söylediğini ama bunların gerçek olmadığını iddia ederek konuşmasına şöyle devam etti: İstiklal Harbi´nden sonra kurulan Birinci Meclis dağıtıldı. Ardından Akif gibi muhaliflerin İkinci Meclis´e girmesi engellendi. O da yetmiyormuş gibi devlet vazifesini elinden aldılar. Arkasına iki polis takılınca o da Mısır´a gitmek zorunda kaldı.

Bakiler, dinleyicilerin Akif ve tarihi konulardaki bilgilerinin diğer konuşma yaptığı topluluklara göre şaşırtıcı derecede iyi olduğunu belirterek, yine basında çıkan “Türkiye ortaçağ karanlığına götürülmek isteniyor” haberlerine gönderme yaparak devam etti: Mehmet Akif, 1913-1914 yıllarında ülkenin sanayileşmesi gerektiğine şiirlerinde yer vermiştir. Türkiye’nin örnek alması gereken ülkenin de Japonya olduğunu söylemiştir. Akif, ‘Japonlar sadece kelime-i tevhid getirse tam da İslam’ın dediği gibi yaşamış olur. Japonya’da İslam’ın filizlenmesi için Osmanlı gayret göstermelidir’ diyor.

Yavuz Bülent Bakiler, bizim en büyük düşmanımız cehaletimizdir diyerek sohbetini ´´Mehmet Akif´i mutlaka çocuklarımıza anlatmalıyız ve eserlerini okumalarını sağlamalıyız´´ sözleriyle sonlandırdı.

 

SHARE
Millet Derneği İstanbul Şubesi hakkında bütün haberler, semineler ve faaliyetleri takip edebilirsiniz.

YORUM YOK

VER