RAMAZAN’I YAŞARKEN

205

1439 Hicri Ramazan’ını yaşıyoruz. Günümüze gelinceye dek atalarımız ve tüm müminler Ramazanlarda ne zorluklar ve ne mübarek sevinçler yaşadılar. Yakıcı güneşin altında çalışırken dudaklarının kuruması belki onlar için hiç te şikâyet konusu olmadı ama milletin/ümmetin yaşadığı bir acı onların dudaklarını kuruttu. Tarih şahittir ki onlar, acıları dile bile getirmekten kaçındılar, bugün insanların burun kıvırdığı küçücük şeyler onlar için sevinç ve paylaşım kaynağı oldu.

Eski Ramazanlar sözünün tutması boşuna değil. Onda ne anılar, ne sevinçler ve ne özleyişler var.

İnsanlar ve toplumlar biteviye bir yürüyüşle bir noktadan öbürüne yürüyüp duruyorlar. Bu yürüyüş, onlara bir takım kazanımlar kazandırsa da onlardan bazı şeyleri de farkında olsun olmasınlar alıp götürüyor.

Demokrasi, insanlara bir takım kazanımlar sağlasa da onlardan neler alıp götürüyor bir bilseler. Demokrasinin bile bir ahlakı olmalı, değil mi? Bu yoksa demokrasi robotlar için icat edilmiş bir kurallar bütününe dönüşme tehlikesi ile karşı karşıya. Dünkü farklı inançtaki insanların birbirlerinin inançlarına saygı göstermeleri ne kadar da insancıl bir yaklaşım, değil mi? Belki de hümanizmin adını duymamış insanlar yapıyordu bunu. Bugün demokrasi, insan hakları, hoşgörü, laiklik belki dillerden düşürülmüyor ama içi boş, insan yok orada.

Bizim insanımıza demokrasinin getirdikleri mi çok, yoksa götürdükleri mi; tartışılır.

Bundan çok olmayan bir zaman dilimi öncesinde vitrinlerde “Ramazan dolaysıyla kapalıyız”,  “Sahurda açığız”, “Sahura kadar açığız” gibi yazılar oluyordu. Önce bunlar azaldı. Sonra yerlerini terk ettiler birer birer. Ramazan’daki açık lokantaların perdeleri indi sonra birer birer. Adeta bir devrin sona erdiğini anlatıyordu inen her perde. Sonra masalar, sandalyeler açığa çıktı hoyratça. Memlekette demokrasi vardı; tutan kendine, tutmayan kendineydi. Hani Tanzimat’ı özetleyen bir cümle vardı ya; “Gâvura gavur denmeyecek”. İşte öyle; Tanzimat devam ediyordu tüm hızıyla içten içe.

Bütün bunların yanında devasa iftar sofraları donatıyordu ülkenin dört bir yanını. Ülkede müthiş bir zenginlik vardı. Afrika’da insanlar açlıktan ölse de, Doğu Türkistan’daki kardeşlerimiz her Ramazan’ı zulüm ve işkenceyle karşılasa da, Arakan’daki kardeşlerimiz seslerini duyuramasa da, Filistin’de, Suriye’de, Irak’ta, Libya’da, Afganistan’da, Yemen’de…

Demokrasi böyle birşeydi zahir. Bir yanda acı, kan, gözyaşı; öbür yanda mükellef iftar sofraları; daha öbür yanda çayını iştahla yudumlayan rahat insanlar. Demokrasi böyle bir şey olmalı. Liberalizm de; bırakınız yapsınlar; sizin de seyretme ayrıcalığınız var.

Izdırabımızı dile bile getiremiyoruz. Her müzakere ya birilerine övgü ya da sövgü olarak algılanıyor. Siz; “Bir yudum su” diyorsunuz, karşınızdaki; “Bana hakaret etti” diyor.

İşte yaşadığımız Ramazan, işte manzara.

İbadetlerimiz, içi boş ritüellere dönüştü.

Serhadden serhadde koşmaya engel olmayan Ramazan, şimdilerde rehavetin adeta yuvalandığı alana dönüştürüldü.

Evveli rahmet, ortası mağfiret, sonu Cehennem’den azat olan Ramazan’ı Kadir Mevla’m bizlere lütfetsin. Ramazan, sıcaklık demek ya; günahları yakıp yok eden sıcaklık. Rabbim, kalplerimize o sıcaklığı versin.

Kara bir tablo çizmek değil niyetimiz. Olan tabloyu tanımak amacımız. Tablonun öbür yanında çok güzel hikâyeler elbette var.  Biz, güzel hikâyeleri çoğaltma kararındayız. Onun içindir ki bu mübarek Ramazan ayında Kadir Mevla’dan duamız; Kadir’de indirdiği Kur’an yolumuzu aydınlatan ışığımız olsun. Rabbim yardımcımız olsun.