MİLLİ KÜLTÜR-ULUSAL GÜVENLİK-KUTLU GELECEK

Kişiyi oluşturan kimliğin temelinde, ona aidiyet kazandıran maddi-manevi değer ve hükümler vardır. Mevcut değer ya da hükümlerin de beşeri ya da ilahi çıkış noktalı olanları vardır ve bu ikisi, hem kişiyi hem de milleti oluşturan asıl etken, şekil veren temeldir, köktür.

Milletler camiası içinde binlerce yıllık geçmişiyle yer almış toplulardan biri de Türklerdir. En az beş bin yıllık bilinen geçmişiyle Türkler, üç kıtada önemli iz ve etkiler bırakmış; tarih yapmış, medeniyetler kurmuş, kültürler üretmiş, dünya insanlığına da bu alanlarda katkılar sunmuş nadide bir ulustur. Hem bu özelliği hem de dünya insanlığını yönetme, şekil verme çabalarında düşmanlıklar kazandığı gibi, kimi zaman kıskançlıklarla da karşılaşmıştır. Bu insanlığın tarihsel yaşamında olağan bir durumdur. Olağan olmayan bu çabasında maalesef dünyanın diğer insanları içinde yeterli ve hak ettiği desteği bulamayışıdır. Oysaki insanlığın mayasında iyi ve hakikati bulma-yaşama ve yaşatma cevheri var iken iyilerin iyiden yana taraf olmayışı-olamayışıdır.

Türk milleti tarih sahnesine çıktığı andan itibaren tarihi bir misyon yüklenmiş, bir davayı, tarihsel bir mirası, nesillere anlatmak-ulaştırmakla sorumlu hissetmiştir kendini. Bu medeniyet mücadelesini İslami dönemle birlikte yeni bir renk ve ruhla hayata geçirirken daha çetin bir kavganın içinde olagelmiştir. 1055 yılında Selçuklu Türkleri-Tuğrul Bey ile Bağdat’ta Abbasi hanedanından siyasi ve onunla birlikte medeniyet koruyuculuğunu üstlenir-devralırken, sahiplendiği inancın muarızlarınca acımasız saldırı ve engellemelere muhatap edilmiştir. Bunun ilk örneği 1071 Malazgirt savaşında yaşanmış; savaşın zafere dönüşmesiyle de ilk başarı elde edilmiştir. Bu zaferler Osmanlı dönemiyle zirveye ulaşmış; üç kıta yedi denizde Türk’ün milli-mukaddes davası bayraklaşmış, başlılar baş eğmiş, mazlumlar ise muhkem bir sığınak bulmuştu.

Ne var ki 18. Yüzyılın ilk günlerinden itibaren zaman değişmeye, devran dönmeye başladı. Coğrafi keşifler ile zenginleşen ve güç bulan rakip güçler, örgütlü yapıları ve sabırlı hareketleriyle hem dışarıdan hem de içeriden dev gibi bir gücü/imparatorluğu çökertmeye yüz tuttu. Roma Katolik kilisesi, Kapitalizmin kurucu ve öncü ülkelerinin misyoner teşkilatları ve de dahildeki kimi oluşumlar eliyle birlik olup yüzyıllardır devam eden talihi ters çevirmeye başladı. Rus Çarı Petro’nun sıcak denizler hedefi ve bu uğurda ortaya konulan yapılanmalar; ayrılıkçı hareketler bir anda Osmanlı’yı kaoslar içine soktu. Yunan, Sırp, Bulgar ve Ermeni isyanları ile devlet zor günler geçirmeye başladı. Ruslarla birlikte Fransız, İngiliz ve Amerikan güçlerin bu saldırılara dahil oluşu karşı mücadeleyi güçleştiriyordu. 1897 Basel kongresinde alınan kararlar ile dünya Yahudiliğinin de karşı cephede yer alışı karşısında Osmanlı 1918’e gelindiğinde mücadeleyi kaybedecekti.

Ancak Türk milleti varoluş umut ve cehdini kaybetmeyerek dünyaya emsal bir milli mücadele ile bin bir zorlukla yeniden ayağa kalktı ve yeniden devletleşti; Türkiye Cumhuriyeti’ni kurdu. Ancak o günden bugüne geçen zaman içinde gördük ve yaşandı ki, Türk milletinin-insanlığın hür ve medeni-insani yaşama hakkına göz diken dünkü muarız kuvvetler yeniden ve yeni planlarla eski proje ve oyunlarını güncelleyerek saldırılarına devam etmekte, devlet ve millet varlığımıza kastetmekte.

NE YAPMALI? Bu soru yıllardır sorulmakta. Devlet ve milletimizi yeniden başarıya, oradan yeni zaferler çağına ulaştıracak yol nedir; çözüm ve umut nerede arayışları hiç bitmedi. Gelinen bu noktada milletimiz umutsuz olmasın ve bilsin ki, bunun yol ve yordamını-yöntemini gösteren nice milli-yerli kılavuz ve rehber isim ve oluşumlar hamdolsun ki Türk milletine yarım asırdır seslenmekte; milletten de yankı beklemekte.

ÇARE; Millet ve millet davasına inanmış güzide rehberleriyle milletimizin birlik olması; birlikte ses vermesi, güç vermesi, muhataplarına yıllar öncesinin yaşanmış Milli Mücadele ruh ve başarı örneğini hatırlatması olacaktır. İnanıyoruz bu gerçekleşecek; zafer Türk milletinin olacaktır.

 

SHARE

YORUM YOK