DÜZ YAZI DALINDA İKİNCİ OLAN ESER

 

HAKİKATI SÖYLEMEK

Barış sözcüğü, günlük hayatta defalarca kullandığımız halde çoğumuzun anlamını dahi bilmediği, üzerine düşünmediği, yeterince içselleştiremediği gizemli bir sözcük. Nedir barış? Salt bir çatışmasızlık, yani ortada savaşın olmaması durumu mu? İnsanların ya da halkların birbirlerine hoşgörü göstermeleri mi? Yoksa hoşgörüyü aşan, tahammül etmenin ötesine geçen bir benimseme, ötekini anlayabilme kapasitesi mi?

Sorduğum her üç soru da üç farklı tanıma işaret ediyor aslında. Her ne kadar birbirlerine benziyor gibi gözükseler de özünde farklı şeyleri anlatıyorlar. Elbette birbirlerine yakın, hatta birbirleri ile ilişkililer. Üçünün kesiştiği, konuşmalarımızda temel aldığımız nokta ise her üç anlamın da şiddeti saf dışı bırakması.

Günlük hayatımızda da bu anlamıyla kullanıyoruz. Barış ile kastettiğimiz şey genel olarak şiddetin,çatışmanın,savaşın olmayışı.Bu en temel,oldukça basit görünen barış talebi asla karşılık bulmadığı için,daha ötesini düşünmeye dahi imkan bulamıyoruz.Böylece ‘’barış’’ kavramını hiç genişletmiyor,olabileceği en dar haliyle kullanıyoruz.Böyle olması belki de daha iyi,çünkü daha kolay açıklanabilir ve daha kolay kavranabilir oluyor.

Böylesine açık ve basit bir talep,nasıl oluyor da karşılık bulamıyor,nasıl oluyor da bu talebin kendisi birilerini öfkelendiriyor?

Bu soru çok önemli ve tekrar edilmeye,hatta her gün üzerine tekrar düşünmeye değecek bir soru.Gerçekten,neredeyse herkesin olumlu,iyi olduğu konusunda hemfikir olabileceği ‘’barış’’ nasıl oluyor da birilerini öfkelendiriyor?

Sorunun tek ve kesin bir cevabı yok.Değerli olması da burada yatıyor,üzerine ne kadar düşünürsek bu durumu ortaya çıkaran etkenleri o kadar görüyor,o kadar derinlemesine bir araştırmaya giriyoruz.Bu sorunun cevabında şiddetin tarihi var,şiddetin sebepleri var,ideolojiler var,sosyoloji ve felsefe var.Kısacası karşımızda devasa bir literatür duruyor.Ondan yararlanarak ilerlemek,tanımlarımızı ve cevaplarımızı zenginleştirmek mümkün.

Şiddetin salt can sıkıntısından ortaya çıkabileceğini ortaya atan çok filozof görüyoruz.Bu filozoflar insanların barış dönemlerinde sıkıldığını,bu sebeple tarihin kanla dolu olduğunu söylüyor.Bütünüyle haksız ya da aptal değiller.Günümüzde bile,dünyanın refah seviyesi en yüksek olan ülkelerinde –örneğin İsviçre- antidepresan kullanımının çok yüksek olduğunu biliyoruz.Bunda coğrafyanın,soğuk iklimin de etkisi var elbet.Ancak bir bakıma istatistikler bize monotonluğun ve fazla sakinliğin içsel sıkıntı getirdiğini söylüyor.Dolayısıyla bu bir etken olabilir,ancak şiddeti ve savaşı bütünüyle açıklamak için kesinlikle yetersizdir.

Bazı filozoflar ve politikacılar ise şiddetin çıkar boyutuna odaklanıyor.Kendi adıma bu,yukarıdaki paragrafta incelediğim açıklamaya kıyasla çok daha gerçekçi ve çok daha belirleyici.Savaşların neredeyse bütününün temelinde aynı şeyi görüyoruz;çıkar sağlamak ve zenginleşmek.Daha fazla para için,daha fazla petrol için,daha fazla kaynak için birilerinin ölmesi meşru görülüyor.Birileri için ölenlerin cinsiyetinin,yaşının,milliyetinin hiçbir önemi yok.Onlar sadece bu kişileri daha yüksek bir zenginlik ile buluşturacak olan araçlar.Onları yok etmek,eşittir zenginleşmek.

Bu açıklama ve bu açıklamaya dayanan savaşların varlığı yüzyıllardır değişmedi.Hala işgallerin ve savaşların yaşandığı,sömürünün ve dayatmanın var olduğu bir dünyada yaşıyoruz.Dolayısıyla şiddetin bu tanımı geçerliliğini ve etkinliğini koruyor.

Bir diğer sebep ise nefret.Farklı olana tahammül edememek,farklılaşmayı bir zenginlik değil de sorun olarak algılamak insanları şiddet kullanmaya sevk ediyor.Bu insan bir otorite sahibi ise,ya da bu düşüncede olan bir insan değil bir devlet ise,ortaya savaş çıkıyor.’’Faşizm’’ denilen şeyin,dünyayı kana bulamış olan bu anlayışın tarihi bütünüyle bunlardan oluşuyor.Tek tipleşme,insanları tek tipleştirme isteği beraberinde farklı olanı yok etme isteğini getiriyor.Yani şiddeti,savaşı ve yıkımı.

Faşizm bir ideoloji olarak açıkça savunulamaz duruma geldiyse bile,içinde barındırdığı anlayış ve uygulamalar hüküm sürmeye devam ediyor ve geçerliliğini koruyor.Böylece şiddeti doğuran bir kavramı daha açıklamış bulunuyoruz.

Meseleye tersinden başlamış gibi duruyoruz ama kesinlikle doğru olanı yapmaktayız.Çünkü barışı anlamak,öncelikli olarak karşıtını,yani şiddeti ve savaşı anlamayı gerektiriyor.Bunları ortaya çıkaran şeyler her ne ise,onları ortadan kaldırdığımızda barış zorunlu olarak ortaya çıkacaktır.Bu ise ne yapmamız gerektiği konusunda bizlere ışık tutacaktır.

Vurgulayarak sorduğumuz o soruya dönecek olursak,barış talebi nasıl oluyor da karşılık bulamıyor ve nasıl oluyor da birilerini öfkelendiriyor?

Yüzeysel bir cevap vermek aslında o kadar zor değil:barış talebi,şiddet isteyenlerin talepleri ile çakıştığı noktada barış talebi insanları öfkelendiriyor.Hele ortada şiddet isteyenlerin çoğunluğu oluşturduğu bir durum varsa,barış talep edenlerin linç edilmesi,hatta yok edilmesi gayet mümkün.Tarih bunun örnekleri ile dolu.

Derinlemesine bir cevap aramak içinse evrensel bakmaktan uzaklaşıp biraz daha yerelleşmekte,Türkiye bağlamında analiz etmekte fayda var.

Türkiye,askerler tarafından kurulan ve neredeyse günümüze kadar ordunun müdahaleleri ile belirlenen bir ülke.Bir üniversite hocasının kurduğu cümleyi alıntılamak gerekirse:’’Türkiye’de modernleşmenin motoru ordudur.’’ Moderneşmenin ne olduğu ya da ordunun bunu sağlayıp sağlayamayacağı ayrı bir tartışmanın meselesi.Ancak bu cümle çokça şeyi açıklamaya yetiyor.

Ordunun bunca müdahalesi altında kalmak,beraberinde yoğun bir militarizm getiriyor.Militarizm ise kısaca şiddeti bir çözüm yolu olarak görmek,diyaloğu saf dışı bırakmak,dolayısıyla barışa yanaşmamak anlamına geliyor.

Anti-militarizm,kabaca bir asker ya da ordu karşıtlığı değil,sivil iktidarın ve diyaloğun önemini savunmaktır aslında.Türkiye’nin ihtiyacı olan da budur.Ülkemizde barış henüz sağlanmamış olsa da,militarizmden kaynaklanan bir şiddet yandaşlığı ve ordu tahakkümü sona erecek gibi gözüküyor.Militarizmin ana iskeleti ortadan kaldırıldı,ancak beraberinde getirdiği ve tüm toplumun belleğine kazınan militarist dil henüz son bulmadı.Bunun son bulması beraberinde karşıtını,yani barışı doğuracak.En azından bu barış ihtimaline bizleri yaklaştıracak.

Türkiye’den ayrılıp tekrardan evrensel olarak kavramlarımıza dönebiliriz.Barış talebinin insanları nasıl öfkelendirdiği sorusu,her ülke için ayrı ayrı cevaplanabilir.Çünkü hepsinin özgün koşulları,kendi tarihleri ve toplumsal dinamikleri var.Ancak genelleyebileceğimiz bir şeyler bulabiliriz belki.

Örneğin militarizm meselesi,dünyanın büyük bölümü için geçerli ve gayet canlı duruyor.Şiddeti temel çözüm yolu olarak benimsemiş insanlar doğal olarak barış kavramına sinirleniyor ve tepki gösteriyor.Bu durumda ne yapılması gerektiğini,barış talep edenlerin üzerine düşen sorumlulukları ise birazdan inceleyeceğiz.

Üzerimize düşenlere değinmeden önce işaret etmek istediğim çok önemli bir nokta var.İslam dini dahil olmak üzere bütün dinler barışı ve hoşgörüyü emrediyor.Dünyanın büyük bölümü,özellikle de savaşların yaşandığı coğrafyalar da dinsel inanca sahip insanlar ile dolu.Peki bu nasıl oluyor? İnsanlar inandıkları dinin emirlerini ret mi ediyorlar?

Kabaca evet,ret ediyorlar.Ancak bunun farkında değiller.Özellikle kapitalizmin ortaya çıkışıyla başlayan özel mülkiyetin bu konuda ciddi bir etkisi var.Mal,mülk,para,yatırım,sermaye,bunlar hayatın temel amaçları ve belirleyicileri olmuş durumdalar.Yani maddiyat,maneviyatın oldukça önüne geçmiş bulunuyor.Manevi alana dahil olan dinsel inançlar da bu dünyevi şeyler sebebiyle unutuluyor,hatta bazen önemsenmiyor.Kısacası boşveriliyor.

İşte meselenin bu yönü de doğrudan bizlerin –barış talep edenlerin- sorumlulukları ile ilişkili.Barış talebi karşılık bulmuyor ve birilerini öfkelendirebiliyor dedik,öyleyse ne yapmalıyız? Bir entelektüelin,bir aydının,barış talep eden herhangi bir insanın sorumlulukları neler?

Anlatmak.Aslında oldukça basit görünüyor.Ancak sadece uygun koşullar altında,kendimizi garantiye aldığımız durumlarda anlatmak değil.Her yerde,her koşulda,her türlü tehdidin altında anlatabilmek önemli olan.

Amerikalı bir entelektüelin görevi,ülkesinin gerçekleştirdiği yıkım ve katliamları kamuoyu nezdinde meşru kılmak değil.Aksine,yaşamını,kariyerini,konumunu riske ederek iktidara hakikati söylemek onun görevi.Yapılanları teşhir ederek barış talebini sürdürmek.İktidar ile mücadele etmek.Filistin kökenli bir Amerikan olan Edward Said,bunun en başarılı örneklerinden birisi.Entelektüel adlı kitabında da tam olarak bu meseleyi ele alıyor ve entelektüelin görevinin bu olduğunu vurguluyor.Aynı kişi,İsrail tarafına taş atarken görüntülendiğinde akademisyen olduğu üniversiteden atılması talep ediliyor.Ancak o duruşuna ve sorumluluğuna sahip çıkmayı sürdürüyor.

İsrailli bir entelektüelin görevi,Filistin halkına destek olmak ve ülkesinin gerçekleştirdiği işgali kınamak.

İranlı bir Müslümanın görevi,İslam dinine aykırı olan uygulamaları teşhir ederek İslam’ın hoşgörü ve barış yönünü devamlı olarak vurgulamak.

Afrikalı bir entelektüelin görevi,ülkesindeki açlığın hem okyanus ötesi sorumlularını,hem de yerel işbirlikçilerini teşhir edebilmek.

Bu bağlamda Türk aydınının da sorumlulukları var elbet.Kendi benimsediği ideolojiden,yakın olduğu partiden bağımsız olarak iktidara hakikatı söylemek onun için de bir sorumluluk.Savaş,şiddet olasılığının ortaya çıktığı her durumda eleştirel yaklaşabilmek ve barış talebini yineleyebilmek temel görevi olmalı.Ülke içerisinde de,mümkün olduğunca diyaloğu savunmalı.Ancak diyaloğu savunmak demek,diyaloğ kurulan tarafın da şiddeti reddetmesi anlamına geldiğinden aydının konumu yine eleştirel olmalı.Ne karşı tarafın yancısı olabilir,ne de şiddetin körü körüne destekçisi.

Ülkeler üzerinden ele aldığımız bu sorumluluk,dinsel anlamda çok daha belirginleşiyor ve Müslüman aydının üzerine büyük bir görev yükleniyor.Aslında görevin özü yine aynı,yine anlatmaktan geçiyor.Üstelik bu aydının işini kolaylaştıracak bir hakikat de var:İslam dininin farklılıkları zenginlik olarak görebiliyor olması.

İşte bu aydın,durmak bilmeksizin insanlara bunu anlatmalı.Hoşgörüden,farklılığın getirdiği kültürel zenginlikten,barışın ve okumanın öneminden söz etmeli.Kendisine de emredilmiş olan ilk emri devamlı tekrarlamalı;çünkü okumak eleştirel tutumu güçlendirir,kişinin perspektifini genişletir ve şiddeti dışarıda bırakır.

İşte böyle.Oldukça basit görünen ‘’anlatmak’’ edimi coğrafyadan coğrafyaya böylesine değişebiliyor ve genel olarak zorluk yaratıyor.Bu sebeple örneklerini çok az bulabiliyoruz.Çünkü bir insanın kariyerini,hayatını riske atarak bir şeyleri söyleyebilmesi,hakikate böylesine bağlı olması nadir görülen bir durum.Ancak bir sorumluluk.

Çoğunluğun bu sorumluluktan kaçındığını biliyoruz.Bazen kişisel kaygılarla,bazen bağlı bulunduğu ideolojinin gözlerini köreltmesiyle.Liberal bir insan,sosyalist rejimlerin her türlü katliamını eleştiriyor,ancak liberalizmin beraberinde getirdiği sorunları pas geçiyor.Tam karşı cephede ise sosyalist bir insan,emperyalizmin bütün katliamlarını görüyor ancak SSCB’nin Afganistan işgalini,sosyalizmin yıkımlarını göremiyor.

Mesele kendi benimsediğimiz düşünceye,kendi içinde bulunduğumuz topluma geldiğinde körleşiyoruz.Bunu bazen farkında olmadan yapıyoruz.

İşte görevimiz,barış isteyenlerin,özellikle de aydınların görevi burada başlıyor.Eleştirel bir tutum takınmak. Unutulanları hatırlatmak. Farkında olunmayanı söylemek.Hakikati,koşullardan bağımsız olarak söyleyebilme  cesaretini gösterebilmek.Bunu yapan,bu sorumluluğu alan insanların sayısını arttırabilmek demek,bu grubun arasına katılabilmek demek,belki de 21.yy’a barışı getirebilmek demektir.Barışı getirmenin tek yolu buradan,şiddeti teşhir edip kınamaktan,şiddeti besleyen her türlü kavramı mahkum etmekten, unutulanları hatırlatmaktan geçiyor.

Özhan ÖZTÜRK

SHARE
Millet Derneği İstanbul Şubesi hakkında bütün haberler, semineler ve faaliyetleri takip edebilirsiniz.

YORUM YOK