DÜZ YAZI DALINDA BİRİNCİ OLAN ESER

1063

                                                              BARIŞ DENEN ŞEY

Barış insanlık tarihinden bugüne kadar dillere pelesenk olmuş en büyük kelimelerden biridir şüphesiz. Teorik olarak hakkında türlü felsefi veya edebi yazılar yazılmış, bilimsel çalışmalar yapılmış fakat bir türlü bu konuda gerçek bir sonuca varılamamıştır. Sonuca varılamadı derken pratik olarak bir sonuca varılamadı demek istiyorum. Yoksa teorik açıdan ‘barış dünyaya nasıl hâkim olur’ veya ‘barış nedir’ adı altında gerçekçi veya idealist pek kıymetli fikirler tartışılagelmiş ve mevcut fikir dünyamızda yer edinmişlerdir. Ama bunları uygulamaya geçiren veya geçirebilen ya yok ya da elle sayılabilecek kadar azdır. Oysa biz barış hakkında söylemler atıp tutacağımıza berhemal onu tüm dünyaya hâkim kılabilmek adına çalışmalıyız.

 Peki, barış hakkında konuşmadan onu dünyaya hâkim kılabilmek mümkün mü? Elbette ki hayır. Zira söylem-eylem eğrisinde, tutarlı bir eylem için tutarlı bir söylem ilk koşuldur. Dolayısıyla barış hakkında konuşmak ve ilk önce onu anlamak gerekmektedir. Buraya kadar her şey tamam ama ilk paragrafta belirttiğim gibi, neredeyse onu uygulamaya geçiren hiç kimse yok. Peki, bunun sebebi barışı anlamadığımız ve söylenilen söylemleri iyice irdelemediğimiz için olabilir mi? Yoksa çıkarlarımıza ve arzularımıza ters düştüğünden ötürü mü barış meselesini sadece soyut bir kavram ve tartışma olarak bırakıyoruz? Bence bunlardan ikincisi daha belirgin bir sebeptir. İnsanlığın mevcut halinin barışı anlamayacak kadar aptal olduğunu zannetmiyorum ama onu uygulamaya geçirmeyecek kadar açgözlü ve kindar olduğuna eminim. Oysa bu vahşi istem bir kenara bırakılıp aklın[1] ve vicdanın yolu izlenseydi bütün bunlar yapılır mıydı?

 Şöyle söylemler duyuyorum: Barış zıddıyla vardır ve savaş olmasaydı barış olmazdı. Bu tür söylemler hatalıdır. Gerçeği şöyle olmalıdır: Barış zıddıyla kaimdir ve savaş diye bir kavramdan haberimiz olmasaydı barış diye bir kavramdan da haberimiz olmazdı. Yani barış sadece kavramsal olarak zıddıyla bilinir. Dolayısıyla barışın -olgusal olarak- olması için, savaşın olması şart değildir. Ama şu da var ki, Hegel felsefesinde açıklandığı üzere savaşlar, Dünya Tini’nin[2] kendisini gerçekleştirmesi olarak yorumlanabilir lakin Dünya Tini kendisini gerçekleştirmek için ebediyete dek olgusal bir savaşa başvurmak zorunda değildir. Kısacası Dünya Tini kendisini sadece tek bir form(biçim) altında gerçekleştirmek zorunda değildir. Daha açık olacak olursam, geçmişte savaşlar insanlığın ilerlemesine bir ölçüde katkıda bulunmuş ve onların bazı dersler almasına sebep olmuş olabilir lakin 21yy. için aynı şeyleri düşünmemeli ve insanlık artık savaş ve savaşmak boyutundan daha ileri bir aşamaya geçmelidir.

Peki, bunca savaş ve çığırtkanlık son bulacak mıdır? ‘’Gerçekte vahşi ve korkunç bir hayvandan başka bir şey değildir insan. Biz, onu evcilleştirilmiş ve dizginlenmiş haliyle tanıyoruz ki uygarlık dediğimiz şey de budur. Bu yüzden de arada bir gerçek tabiatı ortaya çıkarsa dehşete kapılıyoruz.’’[3] Tarih Schopenhauer’ın bu sözünü haklı çıkarmış mıdır? Veya çıkarmışsa bile hep böyle mi sürecektir? İnsan eğer doğası gereği savaşmaya ve kin gütmeye eğilimliyse barış nasıl gelecektir? Bu sorulara cevap vermek çok güç olsa gerek… Bu sorulara cevap vermek niçin barış yok ve barış mümkün mü sorularına da cevap vermek olacaktır. Bu konu hakkında şöyle düşünülebileceğinden yanayım: İnsan elbette doğasında vahşilik barındırır, bu yadsınamaz bir gerçektir. Lakin sadece vahşilik barındırmaz, sevgi, korku ve paylaşmayı da barındırır. Üstelik ‘insan doğası’ teriminin ucu çok açıktır. Mutlak ve değişmez bir insan doğasından bahsetmek mümkün değildir. Buna rağmen insanda kısmen değişmeyen şeyler de vardır. Mesela asırlardır yemek yiyor, seviyor ve uyuyoruz; bunları kendi bireysel çabalarımızla değiştirebilmek mümkün gözükmüyor fakat asırlardır aynı bedene ve aynı zihin yapısına sahip değiliz. Kadınlarımız aynı kadınlar değil, erkeklerimiz aynı erkekler değil; kısacası bundan iki bin sene önce yaşayan insanlar ile şimdi yaşayan insanlar sosyolojik ve psikolojik olarak bambaşka insanlar… Bu bağlamda sosyolojik ve psikolojik arka plan değişirse, insan doğası dediğimiz kavramın içeriği de değişiyor. Dolayısıyla her şeye rağmen barış, toplumsal bir eğitim ve bilinçlenme yoluyla mümkün gözüküyor. İnsanın politik ve akli yönü, hayvani yönüne galebe çalabiliyor ama yine de bu hayvani yön insanın içinde daima bulunuyor. O halde ne yapılmalı? İnsanın hayvani yönünü reddetmeden yani Freudyen bağlamda onunla yüzleşip, benimseyen bir anlayışı kabul ederek yeni bir toplumsal arka plan işlenebilir. Zira bütün savaşların temelinde bu hayvani yönü aşağılamak, dışlamak ve yok saymak yatıyor. İnsan kurtuluşunu hayaller ve düşler üzerinde değil, bizatihi gerçeğin kendisinde aramalıdır.

Meselenin kavramsal ve teorik kısmını yeterince inceledik gibi gözüküyor, o halde biraz da yeryüzüne, yaşama inelim. Diğer bir deyişle yukarıda barışın mümkün olduğunu hep beraber gördük, şimdi bu mümkünlük doğrultusunda neler yapılabileceğine bakalım: Bana kalırsa öncelikle ideolojik bakış açılarından sıyrılmalıdır. Zira ideolojik bakış, savaş yaratmayı bırakın bizzat savaşın kendisidir. İnsanlar içinde yaşadıkları dünyayı bir insan olarak algılamakla yetinecekleri yerde, bir Nazist bir Stalinist, bir Hindu olarak algılamayı seçiyorlar. Yani insan kimliklerini bir kenara bırakıp kendilerine yeni bir üst-kimlik yaratıyorlar. Oysa Cemil Meriç haklı olarak şöyle demişti: ‘’İzm’ler idrakimize giydirilen deli gömlekleri.’’ [4] Fakat Cemil Meriç’in bu söylemini, Cemil Meriç’in izah ettiğinden daha genel anlıyorum, durumu sadece Avrupalı olma veya olmama meselesine indirgemiyorum. Zira bu da başlı başına ideolojik bir bakıştır. Doğu-Batı, Avrupalı ve Arap gibi keskin ayrımlar yapıp bunları birbirinin karşısına koyduğumuzda savaşa davetiye çıkarmaktan başka bir şey yapmamış oluruz. Eskiden bu gibi ayrımlar modaydı; ama moda demek yanlış ve saygısızlık olur daha doğru ifadeyle o çağın gereğiydi. Fakat 21yy.den itibaren bu tür ayrımlara verilen önemin azalması gerektiği kanaatindeyim. Bu konuda Kant’ın ilgili metnindeki[5] fikirlerin pek çoğunu desteklemekteyim.

İdeolojik bakış açılarını bir kenara bıraktıktan sonra ikinci olarak dünya çapında eğitim ve iş hayatında düzenlemelere gidilmelidir. Eğitim hayatında, öğrenciye bir mesele tek perspektifiyle ve kendi yaşadığı coğrafyayı ilahlaştıran bir şekilde öğretilirse o çocuk zorunlu olarak, başka kültürlere ve geleneklere duyduğu korku, ön yargı ve duyarlılık eksikliğiyle yetişir. Başka kültürlere, ‘’Onlar bize böyle yapmıştı, ben de onlara ileride böyle yapacağım’’ yargısıyla bakar. Oysa neden böyle yapıldığı ve karşılığında bizim hatalarımız da anlatılırsa, çocuk olaya bütüncül bakmayı öğrenecektir. Eğer bir çocuk, başka kültürlere antipati ile yetişirse bireysel bir barış ve sükûnet duygusuna sahip olamaz. Hem zaten toplumsal nefretleri genellikle teker teker bireylerin nefreti var etmiştir. Biz dünyada ve ulusumuzda barış istiyorsak öncelikle bireylerin iç dünyasındaki ve zihnindeki barışı sağlamalıyız. İş hayatındaki düzenlemelere dönecek olursak, iş hayatındaki soğukluk ve haksız ve adaletsiz çalışma saatleri ve iş yoğunluğu kişideki insani duyguları kırıp, hayvani dürtülerini açığa çıkarır. Bugün tam da bu yüzden iş yerleri hayvanat bahçesine dönüşmüştür. İnsanlar iş hayatında bir hayvan gibi davranmak zorunda kalınca, içlerinde barış duyguları yeşerebilir mi? Bizim temel hatamız barışı hep yasalarda ve politikada aramak oldu. Barışın yasalar ve politika aracılığıyla sağlanacağı su götürmez bir gerçektir ama bunu gerçekten isteyecek olan bireylerdir. Bireyler eğitilmez ve insanca bakış açılarına sahip olmazlarsa, yasayı ve politikayı kim uygulayacaktır? Sonuçta, yasa ve politikaları yasa ve politikaların kendisi uygulayamaz, bunları uygulayan ve uygulamayı isteyen yine insandır. Biz sorunun temeline yani insana bakmalıyız. Bana kalırsa devlet, büyük bir insan ve insan ruhu küçük bir devlettir. Platon’un Devlet adlı kitabında, insan ruhunu üçe ayırıp oradan yola çıkarak devleti de üç kısma ayırması bence gayet muazzamdır.

Bütün bunları gerçekleştirdikten sonra üçüncü olarak, edebiyata, bilime, sanata, sinemaya, felsefeye, müziğe ve resme verilen önem arttırılmalıdır. Zira bunlar evrensel çabalardır ve evrensel olma duygusunu güçlendirirler. Bu tür dallarla gerçekten ilgilenen ve bunları içselleştiren kimselerde evrensel ahlak ve evrensel barış duygularının gelişmiş olduğuna şahit olursunuz. Bunlarla uğraşmak zihindeki toplumsal ayrımları parçalar ve insanı daha bütüncül bakmaya zorlar.

Yukarıdaki tüm anlattıklarım anlaşılınca, bunları takiben zorunlu olarak neden mevcut dünyada barışın egemen olmadığı da anlaşılır. Zira sürekli ideolojik bakıyoruz; her olaya sadece kendi bakış açımızla bakıp diğer bakış açılarını ve perspektifleri yok sayıyoruz. Haddinden fazla duygusalız, olaylara akli bakamıyoruz. Bize göre sadece bizim düşündüğümüz ve bizden olan doğru, diğerlerini ise Allah kahretsin… Felsefeye, sanata, edebiyata değer vermiyor, siyaseti ve maddi kazançları bunlardan üstün tutuyoruz. Eğitim ve iş hayatında olmadık muamelelere tabi tutuyor ve tutuluyor, insanca tarafımızı böylece kaybediyoruz. Yeterince düşünmüyor ve hareketi hareket için yapıyoruz. Yeter ki bir eylem yapalım da, boş bir eylem olsa da fark etmez yeter ki yapalım anlayışındayız. Oysa bir eylem, eylem için yapılmaz belirli bir amaçla yapılır. Eylemin amacı kendisi olamaz. Fakat biz dengesiz ve ölçüsüz bir aktivist anlayışa tutuluyor ve düşünceyi arka planda bırakıyoruz. Düşünmeyi yasaklıyor ve düşünene de hor gözle bakıyoruz. Bu durumda barış nasıl dünyaya egemen olsun? Herkes kendi heva ve heveslerinin peşinde koşup diğerini düşünmediği sürece ve bu durum meşrulaştırılıp buna çare aranmadığı müddetçe asla evrensel ve toplumsal bir huzura kavuşamayacağız.

Peki, 21yy.da barışa kavuşabilecek miyiz? Mümkün mü bu? Bir gün insanlığın yaşananlardan ders alıp barışa yöneleceğine ve Bakunin’in dediği gibi tarihsel bir ilerleme olarak farklı bir yol tutacağına inanıyorum[6] ama bu ne zaman olur bilemiyorum. Sonuçta bir kâhin değilim.

Özgürcan ŞENBAYRAK

[1] Unutmadan ekleyeyim: Akıl iki uçlu bir kavram… Dolayısıyla şu soru akla gelecektir: Hangi akıl? Aristokrat erdemleriyle donatılmış ve insanın bencilliğinin yanı sıra, kendisine ötekide yer bulan akıldan bahsediyorum. Bu öyle bir akıl ki, başkasını düşünmenin kendisini düşünmek demek olduğunun son derece bilincindedir; Barışın toplumsal huzura ve böylece bireysel huzura yol açacağının farkındadır. Dolayısıyla kendisini düşünen akıl, bir başkasını düşünmek gerektiğinin bilincindedir. Sonuç olarak eğer gerçekten kendimizi düşünenlersek, başkalarını da düşünmemiz gerekmektedir. Bu da barışı uygulamamıza vesile olabilecek bir sebeptir.

[2] Almanca haliyle Weltgeist olarak kullanılan, Dünya-Tini kavramını Türkçe olarak tek veya kısa bir terimle açıklamak pek kolay değildir. Ama yine de bu riski göze alıp, Dünya-Tini’nin kolektif bilinç anlamına geldiğini söyleyeceğim. Ama burada kolektiften sadece insanları ve teker teker tüm canlıları anlamamalıdır. Bu daha tümel(genel) bir kavramdır.

[3] Arthur Schopenhauer, İnsan Doğası Üzerine, Oda Yayınları, s. 18;  çev: Elif Yıldırım.

[4] Cemil Meriç, Bu Ülke, İletişim Yayınları, s:90.

[5] Immanuel Kant, Ebedi Barış Üzerine Felsefi Deneme, Ankara Üniversitesi S.B.F Yayınları; çev: Dr. Yavuz Abadan, Seha L. Meray.

[6] İlgili kitap; Mihail Bakunin, Tanrı ve Devlet, Öteki Yayınevi, çev: Sinan Ergün.

SHARE
Millet Derneği İstanbul Şubesi hakkında bütün haberler, semineler ve faaliyetleri takip edebilirsiniz.

YORUM YOK